5 Mayıs 2017 Cuma

Hayaller, gerçekler.

Hayata dair bildiğimizi sandığımız şeyler vardır, bir de onların doğru olduğunu anlamanın verdiği hayal kırıklığı.

 Bir süredir yazamadım günlük, kusuruma bakma. Yarın Danimarka'ya geleli 1 ay olacak.
Ne oldu bi ay içinde? Anlatacak çok fazla fikir birleşince insan nereden başlayıp hangisinden dert yanacağını bilemiyor.
Hayat zor, bunu öğreneli baya zaman oldu zaten. Hayata dair felsefesi olan herkes adil olmadığı konusunda hemfikir.
Hayat bizi bir kalıba koyuyor, biz ne kadar çırpınsak da bu kalıbı aşamıyoruz. İlla farklı bir kalıba girmek istiyorsak da bolca fedakarlık yapmaya hazır olmak gerekiyor.  Benim durumumda birisi için de fedakarlığın ana unsuru inandığın şeyler ve sağlığın.
E ben zaten Danimarka'ya inandıklarımdan vazgeçmemek için gelmemiş miydim? Bu ne şimdi?

Bir bok değil, bu ağzımıza sıçan şey bizim sadece bizim kaderimiz. Bu topraklarda doğmanın, Türk olmanın kaderi bu. Fakir olmanın kaderi bu. Fakir bir Türk olarak yaşamak üzere gelmişim mesela ben dünyaya. Hak ettiklerimi düşünüp daha iyisi için çırpınıyorum. Ama kalıbımı asla kıramıyorum.
Fabrika üretimi gibiyiz. Biz Türk fabrikasından çıkmışız. Her şeyin azı ile yetinmek üzere programlanmışız. Sabah işe gidip akşam gelmek, ikişer çocuk yapmak, arada pikniğe, denize falan gitmek, özel günlerde akrabaları ziyaret etmek gibi genetiğimize işlenmiş unsurlar var. Mesela Danimarka da başka bir fabrika. Daha kaliteli ürünler yetişiyor. Daha özgür, daha mutlu, daha günübirlik ve keyfi bir yaşam. Ben Danimarka'lı olmaya çalıştım ama olmuyor işte.
 Kardeşim söylemişti, biz kabul etsek belki mutlu olacağız bir yerden sonra. Ama biz çok fazla şey görüp çok fazla şey düşünüyoruz. Bu yüzden de hakkımız olanlardan uzak kaldıkça isyan ediyoruz. Ama ya bundan kurtuluş yok, yahut kurtuluşumuz olan bize uymuyor.

Lafın özü Danimarka Danimarkalılar için güzel. Neden bir cümlelik olayı bu kadar anlattım bilmiyorum, sanırım çok doluyum. Bir Türk olarak gelip burada nasıl mutlu yaşarsınız? Tek bir unsur var aslında. "Bir Danimarka şirketinde çalışmak"

Öyle bir şekilde geldim ki bu ülkeye, limanları yakmıştım tam anlamı ile. İsyanım tavana değiyordu. Lanet ediyordum ülkemdeki bütün haksızlıklara. Sayfalarca yazarım bunları, tez yazarım bu konuda. Bir ülke nasıl yönetilmemeli diye cilt cilt ansiklopedi hazırlarım. Ama konu bu değil işte. Konu bunca isyana, kaçışa rağmen, 3500 km kaçmaya rağmen aslında hiçbir boktan kaçamamak.

Gurbet zor. Sevdiğiniz insanlar uzakta, kendinizle ilgilenmek zorundasınız. Kıyafetlerini kendin yıkayacaksın, yemeğini kendin yapacaksın, hasta olursan kendin iyileşeceksin. Hasta olmamak için kendine bakacaksın. Derdin olunca benim gibi böyle hiç tanımadığın, sesini duymadığın, ne niyetle okuduklarını bilmediğin insanlar okusun diye buraya yazacaksın. Sen aslında bir şeyler söyleyeceksin ama seni umursayan kimse bunu duymayacak. Bunlara katlanmayı göze alamayan şehrinden bile ayrılmasın asla. Ama peki ya bundan ötesi varsa? Günde 12 saat yemek molası bile olmadan deli gibi çalışıyorsan? Herhangi bir Danimarkalının asla yapmayacağı kadar ağır bir işi hiçbir Danimarkalı'nın kabul etmeyeceği paralara yapıyorsan? Çalıştığım kafe Danimarka genelince 10+ şubeye sahip bir şirket. Serviste çalışanlar ekseriyetle Dan, mutfaktakilerin hepsi Türk. Hepsi diyorum, istisna yok ortada. Benim gibi bir insansanız şayet (bkz: özünde iyimser ama devamlı olayları sorgulayan) ilk başta siz de "tabi lan, müşterilerle anlaşabilsinler diye Danlar çalışıyor serviste" dersiniz de neden mutfakta Türkler (Bulgaristan'da yaşayanlar ve Türkiye'de yaşayan Bulgaristan göçmenleri) çalışıyor diye sorgulamazsınız. Çünkü Türkiye'de asgari ücret 1400 tl, Bulgaristan'da 460 leva. Burada ayda 12000 kron kazanıyor. 12000 kron 6300 tl, 3200 leva yapıyor. Bir Türk Türkiye'de 6300 lira, Bulgaristan'da 3200 leva kazanamayacağı için Danimarka'da kimsenin yapmayacağı işi kimsenin yapmayacağı ücrete yapıyor. İşte ben de bu noktada "adaletini sikeyim" diyorum.

Dayanamıyorum arkadaş adaletsizliğe. Ne bana ne başkasına yapılana hiçbir şekilde tahammül edemiyorum. Mesela diğer çalışanlar için sıkıntı yok. Çünkü onlar kazandıklarını düşünüyor sadece. Ne kaybettiğini düşünmüyor asla. Ama sağlıklarını veriyorlar, ömürlerini veriyorlar. Bu takası yapılamayacak kadar değerli bir şey, farkında değil hiçbiri. Belki farkında olmamaktı güzel olan. Belki onların cehaleti mutluluğuyken benim bilgim mutsuzluk kaynağım.

Ülkemdeyken soğumuştum milliyetimden, burada nefret etmeye başladım.
Normal işletmeler ürettikleri mal ve/veya hizmeti satarak para kazanır. Yani ürettiklerini satarak müşterilerinden para kazanır. Biz Türklerde para kazandıkları kalemlerden birisi "personel"
Az maaş, az kişi, çok iş. Ve kesintiler elbette. Kırpabildiğin kadar kırp. Ona kendi ülkesinde kazandığının üç katını bırak, gerisini sök. Ama üç Dan'ın yapacağı işi tek Türk'e kitle.
Çok sevdiğim bi abim vardı, demişti ki "oğlum tayyibe kızıyorsunuz ya, kızmayın. Bu ülkede herkes böyle. Herkes kendi gücünün yettiği kadar diğerine geçirmeye, kendi cebini doldurmaya çalışıyor. Bakkala gidiyorsun, 5 gram eksik tartıp senden çalıyor. Patron zam yapmıyor, sigortanı eksik yatırıyor, senden çalıyor. Gücü arttıkça daha çok çalıyor. Tayyipte suç yok yani, bu ülkenin insanı böyle. Sadece gücü kadar yapıyor herkes"
Hayatımda duyduğum en doğru tespitlerden birisiydi bu. Şimdi düşünün ki Danimarka'da zincir haline gelmiş bir kafe sahibi bu ülkede kendi milliyetinden insanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapıyor.

Çok fazla farklı konulardan bahsettim biliyorum. Ama demiştim, çok doluyum. Ne kadar daha dayanırım bilmiyorum ama insan gibi yaşayamadıktan sonra sevdiklerimden uzak durup eziyetin boyutunu arttırmak gibi bir niyetim yok. Belki bir de İngiltere'de denerim şansımı. Sonrası da kaderi komple kabullenmek. Ne kader ama...