7 Nisan sabahı, uykusuz geçen bir gecenin ardından Danimarka macerası resmi olarak başlamış oldu şahsım adına. İnanılmaz bulutlu bir havada yapılan yolculukta, son yaklaşmadayken uçak, bulutların arasından Kopenhag gösterdi kendini. Çok düzenli, çok güzel. İklim olarak İzmirle bariz fark var arada. Çok soğuk değil ama İzmirden baya soğuk elbette.
Nasıl bir yer bu Danimarka?
İnanılmaz bir şehir planlaması var. Şehir merkezi dışında alçak binalar, yaya için ayrı, bisiklet için ayrı, araçlar için ayrı tasarlanmış yollar. Her yerde parklar var. Doğa ile şehir iç içe. Çok güzel gerçekten. Bisiklet olayını uzunca konuşmak lazım sanırım. Danimarka coğrafi olarak düz bir yer. Herkes bisiklet sürüyor. Bana soğuk gelen zamanlarda bile yüzlerce bisikletli gördüm. Dolayısı ile insanlar da çok sağlıklı duruyor. Kilolu insan pek dikkatimi çekmedi. Ama çok yemek yiyorlar cidden.
İnsanları da inanılmaz nezaket sahibi. Tanısın, tanımasın herkes selam veriyor, gülümsüyor birbirine. Öyle yan baktın cinayetleri falan olmuyor yani. Dil konusunda takıntıları da yok, danca bilmeniz gerekmiyor illa yani. İngilizce cevap verince hemen İngilizce olarak devam ediyorlar konuşmaya. Çok kültürlüler, İskandinavlar gerçekten çok farklı bir milliyet. Gerçekten özel bi tarafları var.
Herkes trafik kurallarına riayet ediyor. Arkadaşım söyledi, kırmızı ışıkta geçince ehliyeti alıyorlarmış. Tekrardan ehliyet almak lazımmış. Sebebi de bu adam bu kadar basit bi kuralı nasıl bilmez, demek ki öğrenememiş, yeniden gitsin, tekrar ehliyet alsın diyorlarmış. Kimse üstünüze sürmüyor yani.
Hava inanılmaz değişken. Beş dakikada dönüyor. Dört mevsim gördüğünüz gün oluyor. Yağmurlu, bulutlu, güneşli... Dönüp duruyor hava. Gulf Stream sayesinde ılıman bir iklimi var. Aynı hizada Sibirya var, karasal iklim sebebiyle -35/-40 derece orada. Danimarka kış ortalaması 0 derece.
Çalışma hayatı çok garip burada. Aylık ücret yok. Saatlik ücret esasına göre çalışıyorsunuz. Kaç saat çalışırsanız o kadar para alıyorsunuz. Ortalama çalışma saatlerinde asgari ücret 12000 kron civarı. Yani 1630 euro civarı. Baya yüksek yani. Ama bayağı da pahalı hayat. He, para biriktiricem diyorsan ayda konaklama hariç 1000 krona da yaşarsın burada. Sosyal bir hayat yaşamazsın ama deli para koyarsın kenara. 6000 krona hem orta karar bir sosyal hayat yaşayıp aynı zamanda para biriktirmeye de imkan bulabilirsiniz. Benzin 11,25 kron litresi. Adamların asgari ücreti ile alabildiği benzin litresi Türkiyedekinin 4 katı.
En pahalı şey burada konut. Çünkü toprak çok değerli. Düşünsene yaşamak ucuz, bir şekilde ev alma imkanın var. Aylık 3000-4000 kron kredi ile ev alıp hayatını da idama ettirebiliyorsun. 10 sene ödesen ne olur, asgari ücretin dörtte birisi ile ev alma imkanın var. Bizim ülkemizdeki gibi evlerin hayalini kurmayın ama. Ufak evler. 70-80 m2 ortalama üstü bir ev oluyor. Yaşayacak kadar işte. Çünkü sosyal olmayı tercih ediyor insanlar. Evin amacı dinlenmek sadece.
99 kron'a 10 saat uluslararası arama, sınırsız Danimarka içi arama, 35gb internet. 50 lira falan yapıyor. Bu arada metro, tren, otobüs her yerde ücretsiz wifi var. Danimarkalılar inanılmaz bağımlı internete.
Dört günde bu kadar gözlem yapabildim. Cumartesi evraklarımı doldurdum. Yarın, yani salı günü iş başı yapıyorum. 1.5 ay içinde sarı kartım gelecek. Sarı kart dediğimiz oturma ve çalışma izni olanlara belge niyetine verilen bi kart. Ondan sonra Danca kursuna başlayacağım. Çok zor bir dil ama elimden geleni yapacağım. Konuşmayı öğrenmiş bi arkadaş var. Belki bu ülkede en büyük katkı bana "navite speaker" olarak İngilizce bilgisine sahip olmak ve Danca öğrenmek olabilir. Bakalım bakalım.
Yapacağım iş biraz zor, çok yoğun çalışacağım yani. Duygusal birisi olarak elimden geleni yapıp tutunmaya çalışacağım burada. Sevdiklerimden uzak yaşamaya alışık değilim zira. Allah yardımcım olsun, utandırmasın.
Şimdilik bu kadar günlük, take care!
10 Nisan 2017 Pazartesi
Köprüden önceki son çıkış
Nereden başlasam ki acaba? Hıh, buldum;
Buraya noktaya nasıl geldim?
87 yılında Bulgaristan'da doğdum ben. 5 yaşında Türkiye'ye geldim. Yani 25 senedir bu ülkeyi çekiyorum. Daha doğrusu 25 senedir çekiyormuşum, belki son 5 senedir bunun farkındayım. Bulgaristan'dan geldiğimizde sıfırdan hayat kurmuştuk. Bok gibi bir çocukluk geçirdim bu sebepten. Şimdi tekrar sıfırdan bir hata kurmanın eşiğindeyim. Geri dönmek için çok geç artık, gerçi geri dönmeyi düşünen de yok.
Bu noktaya nasıl geldim?
Turizm mezunuyum ben. Bu ülkede kimse yeteneklerine göre değerlendirip en doğru mesleğe yönlendirilmez. Ben de onlardan biriyim işte. Üniversite bitince çoktan kafama koymuştum turizmde hayatıma devam etmemeye. Sebepleri çok ayrı bir yazı konusu. Ama geçerli sebeplerim olduğunu turizm mezunu birçok arkadaşımın mesleği bırakmasından anlayabiliyorum.
Askerden 17.05.11 tarihinde geldim. O zaman başladı işte hayat benim için. Birçok iş başvurusunda bulundum. Ve 3 senede 6 iş değiştirdim. Öyle saçma sapan şirketler de değildi çalıştığım işletmeler. Ama bir süre çalışıp eski personellerin durumunu görünce gelecekte pek de bir bok olmayacağını anlamamak için gerçekten zeka bakımından eksik birisi yahut ileri görüşü kıt bir insan olmak lazım. İkisi de olmadığım için her 6 ayda bir iş değiştirmiş birisi oldum. Ama bu ülkeye inancımı korumaya devam ettim bir şekilde. Nedeni aslında tamamen duygusal. Hayır, maddi bir yönü yok bu duygusallığın. Sevdiklerimle geçirmek istiyordum hayatımı ve bu ülkede kalmaya devam ettim. Ama ne zaman ki 15 Temmuz olayı vuku buldu, işte o zaman manevi yönden çöktüm ben. Şimdi biliyorum ki bu ülke son sürat duvara toslamaya yaklaşan bir arabadan faksız. Arabayı biz kullanmıyoruz, sadece yolcular biziz. Ve şoför bir şekilde kendini kurtaracak, olan bize olacak. O gün aklımda gitmek diye bir fikir belirdi. Ve işte buradayım. Bu süre zarfında 3 senedir Danimarka'da ikamet eden kuzenimle konuştum. İş ayarladım. Bulgaristan'a gidip kimlik ve pasaport işlemlerimi hallettim. Sevdiğim insanlarla vedalaştım. Ve bundan 7 gün sonra, önümüzdeki hafta cuma sabahı uçakla Danimarka'ya gidiyorum.
Garip bir hissiyat bu. Hayatımdaki aldığım en radikal karar belki. Kalmak kolaydır. Aslında sigara içmek gibidir kalmak. Yavaş yavaş zehirlenirsiniz ama kötü haberi duyana kadar pek farkında değilsinizdir durumun. Ayda 1400 liranızı alır, bir şekilde geçinmeye çalışır, sosyallik namına ne varsa hayatından çıkarırsınız. Ama rahatsınızdır. Yemeğiniz pişer evde, odanız temizlenir. Çamaşırınız yıkanıp ütülenir. Nazınızı çekecek insanlar vardır etrafınızda. Hasta olunca ilgilenecek birileri vardır. Ama gidince yalnızsınızdır. Hasta olma lüksünüz yoktur. Özellikle ilk bir sene çok sancılı geçer. Derdinizi dinleyen birisini çok zor bulursunuz.
Ama bunun yanında insan gibi muamele görürsünüz. İnsanlar size "insan" olduğunuzu hissettirir. Doğru düzgün para kazanır, kaliteli yemekler yersiniz. Sizi tanımayan insanların gülümsemesine alışırsınız. İki parça olmak gibidir bu gitmek. Bir taraftan sevdiğiniz insanları özlerken diğer taraftan yeni tanıdığınız insanları seversiniz. Bir taraftan mutlu diğer taraftan inanılmaz mutsuzsunuzdur. Gittiğiniz ülkede de vergi ödersiniz ama bunun geri dönüşünü görmek çok garip gelir size. Mesela senelik izin direk 1 aydır. Senelik izne çıkarken bir aylık maaşınızın biraz fazlasını tatil harçlığı olarak size verir devlet. (avans değil, direk ekstra para olarak) Gecenin her saati toplu ulaşım aracı bulabilirsiniz. Bisiklet sürerken yanınızdan başbakanın bisikletle makamına gittiğini görebilirsiniz. Senenin üçte birini yağmurlu geçiren bir ülkede hiçbir zaman sel basmadığına şahit olabilirsiniz. Beş kuruş para ödemeden sağlık hizmeti alabilirsiniz. Başı şeylerin ülkenizdeki fiyatlarda, bazı şeylerin çok daha pahalı olduğunu görürsünüz ama insan hayatı asla ucuz değildir. Dersiniz ki boşuna bu ülkedeki insanlar dünyanın en mutlu insanlarından değil. Artısı eksisi vardır elbette ama Türkiye gibi inanılmaz imkanlara sahip, cennet gibi bir ülkede cehennemi yaşadıktan sonra bu ülkenin nasıl bu kadar düzenli olduğunu çok fazla düşünmemek en çok çaba sarf ettiğiniz şeydir. Çünkü düşündükçe acı gerçekler tekrar tekrar yüzünüze çarpacaktır. Toplanan vergilerin vatandaşları için harcandığı bir ülkede refah kaçılmaz sonuçtur. Ama bizim ülkemizde toplanan vergiler ülkeyi yönetenlerin refahı ve çevresindekilerin cüzdanlarını doldurmak için harcandığı gerçeğini tekrar tekrar kendi yüzünüze vurmak, işte yıpratıcı olan budur.
Haftaya cuma sabahı gidiyorum bu ülkeden. Bir kucak dolusu canım gibi sevdiğim insanı arkamda bırakıyorum. Sanırım duygusal kişiliğimin bana en ağır geleceği tecrübe bu olacak. Ama şuan kendime bile faydam yokken sevdiklerime de yarar sağlayamam. Önce maddi-manevi kendimi toparlamam lazım. Sonrasını zaman gösterecek.
Ama söyler misin, sevdiklerinin hayatını, iyi olup olmadıklarını düşünürken insan nasıl mutlu olabilir?
Düşün ki evlenmişsin, eşin beş dakika geç kalsa başına bi şey mi geldi diye merak etmekten yaşayamıyorsun. Çocuğun tacize uğradı mı diye düşünmekten delirecek gibi olmuşsun. Rezil eğitim sisteminde hayattan soğumasına, ufacık bir insanken depresyonla tanışmasına şahit olacaksın. Askere gidince daha hayatının baharında yitip giden gençlerden olması korkusu ile büyüteceksin onu. Üç kuruş maaş ile hiçbir zaman ihtiyacı kadar olmayan imkanlar sağlamaya çalışacaksın. Günün bir saatinde çıkıp gecenin bir saatinde gelecek ve asla bir aile babası olamayacaksın.
Söyler misin bana, bu ülkede yaşıyor muyuz yoksa idare mi ediyoruz? Tek bir yaşama hakkımız olan bu dünyada bu şekilde yaşamak için kime nasıl bir kötülük etmiş olabiliriz?
Türkiye, seni çok seviyorum ama seni yönetenleri ve içinde yaşayan üçte ikisi hiçbir işe yaramayacak kadar cahil olan topluluğu sevmiyorum. Kendi gibi olmayanlara kötü davranan bu cahil güruhtan nefret ediyorum. Hayatında kitabın, kültürün, sanatın yeri olmayan, din ile kafayı bozmuş yobaz sürüsünü hiç sevmiyorum. Bu kadar sömürülmesine rağmen isyan etmeyen, sesini çıkarmayan, sadece kendi canı yanınca isyan etmeyi akıl edebilen bu bencil koyun sürüsünü sevmiyorum. Her vatan içindeki yaşayan insanlar kadar değerliyse şayet, kusura bakma Türkiye, ben artık seni de sevmiyorum.
Son bir hafta, sonra hoşçakal...
Buraya noktaya nasıl geldim?
87 yılında Bulgaristan'da doğdum ben. 5 yaşında Türkiye'ye geldim. Yani 25 senedir bu ülkeyi çekiyorum. Daha doğrusu 25 senedir çekiyormuşum, belki son 5 senedir bunun farkındayım. Bulgaristan'dan geldiğimizde sıfırdan hayat kurmuştuk. Bok gibi bir çocukluk geçirdim bu sebepten. Şimdi tekrar sıfırdan bir hata kurmanın eşiğindeyim. Geri dönmek için çok geç artık, gerçi geri dönmeyi düşünen de yok.
Bu noktaya nasıl geldim?
Turizm mezunuyum ben. Bu ülkede kimse yeteneklerine göre değerlendirip en doğru mesleğe yönlendirilmez. Ben de onlardan biriyim işte. Üniversite bitince çoktan kafama koymuştum turizmde hayatıma devam etmemeye. Sebepleri çok ayrı bir yazı konusu. Ama geçerli sebeplerim olduğunu turizm mezunu birçok arkadaşımın mesleği bırakmasından anlayabiliyorum.
Askerden 17.05.11 tarihinde geldim. O zaman başladı işte hayat benim için. Birçok iş başvurusunda bulundum. Ve 3 senede 6 iş değiştirdim. Öyle saçma sapan şirketler de değildi çalıştığım işletmeler. Ama bir süre çalışıp eski personellerin durumunu görünce gelecekte pek de bir bok olmayacağını anlamamak için gerçekten zeka bakımından eksik birisi yahut ileri görüşü kıt bir insan olmak lazım. İkisi de olmadığım için her 6 ayda bir iş değiştirmiş birisi oldum. Ama bu ülkeye inancımı korumaya devam ettim bir şekilde. Nedeni aslında tamamen duygusal. Hayır, maddi bir yönü yok bu duygusallığın. Sevdiklerimle geçirmek istiyordum hayatımı ve bu ülkede kalmaya devam ettim. Ama ne zaman ki 15 Temmuz olayı vuku buldu, işte o zaman manevi yönden çöktüm ben. Şimdi biliyorum ki bu ülke son sürat duvara toslamaya yaklaşan bir arabadan faksız. Arabayı biz kullanmıyoruz, sadece yolcular biziz. Ve şoför bir şekilde kendini kurtaracak, olan bize olacak. O gün aklımda gitmek diye bir fikir belirdi. Ve işte buradayım. Bu süre zarfında 3 senedir Danimarka'da ikamet eden kuzenimle konuştum. İş ayarladım. Bulgaristan'a gidip kimlik ve pasaport işlemlerimi hallettim. Sevdiğim insanlarla vedalaştım. Ve bundan 7 gün sonra, önümüzdeki hafta cuma sabahı uçakla Danimarka'ya gidiyorum.
Garip bir hissiyat bu. Hayatımdaki aldığım en radikal karar belki. Kalmak kolaydır. Aslında sigara içmek gibidir kalmak. Yavaş yavaş zehirlenirsiniz ama kötü haberi duyana kadar pek farkında değilsinizdir durumun. Ayda 1400 liranızı alır, bir şekilde geçinmeye çalışır, sosyallik namına ne varsa hayatından çıkarırsınız. Ama rahatsınızdır. Yemeğiniz pişer evde, odanız temizlenir. Çamaşırınız yıkanıp ütülenir. Nazınızı çekecek insanlar vardır etrafınızda. Hasta olunca ilgilenecek birileri vardır. Ama gidince yalnızsınızdır. Hasta olma lüksünüz yoktur. Özellikle ilk bir sene çok sancılı geçer. Derdinizi dinleyen birisini çok zor bulursunuz.
Ama bunun yanında insan gibi muamele görürsünüz. İnsanlar size "insan" olduğunuzu hissettirir. Doğru düzgün para kazanır, kaliteli yemekler yersiniz. Sizi tanımayan insanların gülümsemesine alışırsınız. İki parça olmak gibidir bu gitmek. Bir taraftan sevdiğiniz insanları özlerken diğer taraftan yeni tanıdığınız insanları seversiniz. Bir taraftan mutlu diğer taraftan inanılmaz mutsuzsunuzdur. Gittiğiniz ülkede de vergi ödersiniz ama bunun geri dönüşünü görmek çok garip gelir size. Mesela senelik izin direk 1 aydır. Senelik izne çıkarken bir aylık maaşınızın biraz fazlasını tatil harçlığı olarak size verir devlet. (avans değil, direk ekstra para olarak) Gecenin her saati toplu ulaşım aracı bulabilirsiniz. Bisiklet sürerken yanınızdan başbakanın bisikletle makamına gittiğini görebilirsiniz. Senenin üçte birini yağmurlu geçiren bir ülkede hiçbir zaman sel basmadığına şahit olabilirsiniz. Beş kuruş para ödemeden sağlık hizmeti alabilirsiniz. Başı şeylerin ülkenizdeki fiyatlarda, bazı şeylerin çok daha pahalı olduğunu görürsünüz ama insan hayatı asla ucuz değildir. Dersiniz ki boşuna bu ülkedeki insanlar dünyanın en mutlu insanlarından değil. Artısı eksisi vardır elbette ama Türkiye gibi inanılmaz imkanlara sahip, cennet gibi bir ülkede cehennemi yaşadıktan sonra bu ülkenin nasıl bu kadar düzenli olduğunu çok fazla düşünmemek en çok çaba sarf ettiğiniz şeydir. Çünkü düşündükçe acı gerçekler tekrar tekrar yüzünüze çarpacaktır. Toplanan vergilerin vatandaşları için harcandığı bir ülkede refah kaçılmaz sonuçtur. Ama bizim ülkemizde toplanan vergiler ülkeyi yönetenlerin refahı ve çevresindekilerin cüzdanlarını doldurmak için harcandığı gerçeğini tekrar tekrar kendi yüzünüze vurmak, işte yıpratıcı olan budur.
Haftaya cuma sabahı gidiyorum bu ülkeden. Bir kucak dolusu canım gibi sevdiğim insanı arkamda bırakıyorum. Sanırım duygusal kişiliğimin bana en ağır geleceği tecrübe bu olacak. Ama şuan kendime bile faydam yokken sevdiklerime de yarar sağlayamam. Önce maddi-manevi kendimi toparlamam lazım. Sonrasını zaman gösterecek.
Ama söyler misin, sevdiklerinin hayatını, iyi olup olmadıklarını düşünürken insan nasıl mutlu olabilir?
Düşün ki evlenmişsin, eşin beş dakika geç kalsa başına bi şey mi geldi diye merak etmekten yaşayamıyorsun. Çocuğun tacize uğradı mı diye düşünmekten delirecek gibi olmuşsun. Rezil eğitim sisteminde hayattan soğumasına, ufacık bir insanken depresyonla tanışmasına şahit olacaksın. Askere gidince daha hayatının baharında yitip giden gençlerden olması korkusu ile büyüteceksin onu. Üç kuruş maaş ile hiçbir zaman ihtiyacı kadar olmayan imkanlar sağlamaya çalışacaksın. Günün bir saatinde çıkıp gecenin bir saatinde gelecek ve asla bir aile babası olamayacaksın.
Söyler misin bana, bu ülkede yaşıyor muyuz yoksa idare mi ediyoruz? Tek bir yaşama hakkımız olan bu dünyada bu şekilde yaşamak için kime nasıl bir kötülük etmiş olabiliriz?
Türkiye, seni çok seviyorum ama seni yönetenleri ve içinde yaşayan üçte ikisi hiçbir işe yaramayacak kadar cahil olan topluluğu sevmiyorum. Kendi gibi olmayanlara kötü davranan bu cahil güruhtan nefret ediyorum. Hayatında kitabın, kültürün, sanatın yeri olmayan, din ile kafayı bozmuş yobaz sürüsünü hiç sevmiyorum. Bu kadar sömürülmesine rağmen isyan etmeyen, sesini çıkarmayan, sadece kendi canı yanınca isyan etmeyi akıl edebilen bu bencil koyun sürüsünü sevmiyorum. Her vatan içindeki yaşayan insanlar kadar değerliyse şayet, kusura bakma Türkiye, ben artık seni de sevmiyorum.
Son bir hafta, sonra hoşçakal...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)