Söz verdiğim bir yazı vardı, geç oldu biraz ama sanırım bazı şeylerin tam zamanında olması lazım.
An itibarı ile 7 haftadır Londradayım. Öncelikle belirteyim ki bu yazı Londra'da gezilecek yerler, yenilecek yemekler, ünlü mekanlar vs. hakkında değildir. Bunun gibi yazıları birçok kişi yazmıştır zaten. Bu yazı Londra'ya yerleşmeyi planlayan kişiler için hazırlanmıştır. Yahut benim geçtiğimiz 7 hafta hakkında içimi dökmem de diyebiliriz.
Londra'ya 6 ağustos tarihinde geldim. Eski bir Pegasus Havayolları operasyon memuru olarak defalarca yolladığım uçağa birgün binmek de varmış kısmette. Neyse efendim, Stansted büyük bir havalimanı. İndiğiniz istasyon ile havalimanının ana binası arasında dlr ile seyehat ediyorsunuz. Dlr bildiğiniz metro, yalnız sürücüsü yok. Programlanmış bi şekilde gidiyor. Oha havalimanında tren mi olur demeyin sonra, oluyor. Ben dedim ondan biliyorum. Londraya gideceksiniz uçağınızın iniş saatinden 2 saat sonraya falan easybus isimli site üzerinden bilet almanızı öneririm. Havalimanı çok uzak şehir merkezine. İndiğiniz gibi alırsanız bileti 15 pound civarı bir fiyatı var. Yolculuktan 1-2 hafta önce internet üzerinden alırsanız 5 pounda çözersiniz işi. Tabi söylediğim Stn için geçerli.
Neyse, ben bileti direk Liverpool street'te inmek üzere almıştım. Kuzenim karşıladı beni orada. Havalimanında ve bu otobüslerde ücretsiz internet var. Haberleşmeniz gereken birisi varsa yardımcı olacaktır. Liverpool street en merkezi yerlerden birisi Londra'da. Mala bağladım geldiğim gibi. Beton yığını görmek hayal kırklığı yarattı biraz. Kuzenle pub'a oturup ilk biramı içtim. Maç çıkışıydı, ortam inanılmazdı.
Geldiğimde geçici olarak bi hostele yerleştim. Rezil bir tecrübeydi. Hostele haftalık 109 sterlin ödedim. Ufak bir odada üç kişi kaldık. Sağımda bir italyan solumda başka bir italyan eleman vardı. Birisinin muhabbeti sağlamdı, baya konuştuk. Sonra kuzenlerin kaldığı eve taşındım.
Kalacağınız yer konusunda önceden planlama yapın. İlk defa Londra'ya geliyorsanız ve iş bulana kadar idare etmeniz gerekiyorsa yanınıza alabildiğiniz kadar para alın.
Londra'da iki şeye çok para harcayacaksınız. Birincisi konaklama. Oda kiraları kaç kişi kaldığınız, evin niteliği ve en önemlisi şehir merkezine uzaklığına göre değişiyor. Şehir merkezinde oda tutmayı unutun önce. Dördüncü bölgede olursanız şanslısınız. Merkeze 1 saat ile 1 saat 30 dakika arasında bir zaman diliminde ulaşırsınız.
Londra'da ulaşım için bizdeki akbil benzeri bir kart kullanılıyor. Oyster bu kartın ismi. Bu karta para yüklüyorsunuz yahut haftalık-aylık yükleme yapıyorsunuz. Mesela ben 33 pounda 1. ve 2. bölge tren hattı, bunun yanında da sınırsız otobüs hakkı veren bir yükleme yapıyorum. Evim 4. bölgede. 2. bölgenin son istasyonuna kadar tube kullanıyorum. Tube çok duyacağınız bir tabir. Yeraltı metro hattına Tube deniliyor. Bundan önce de Dlr'ı söylemiştim. Bunlar dışında Overground var. Tube gibi ama yerüstünden gidiyor. En son da national rail var. Aklınızda olsun national rail sizin haftalık yahut aylık biletinizi kapsamaz. Para düşer, sonra şaşırmayın. Kartınız eksiye düşerse sıfıra çıkarmadan yeni yüklemenizi kabul etmiyor. Karta yeni haftalık abonelik yaptırmışsanız ve kartınız basmıyorsa hemen bakiye kontrolü yapın. Bir de kartın seri numarasının fotoğrafını çekin alır almaz. Farzı misal kayboldu kart ve siz aylık abonelik yaptırmıştınız. Yeniden kartı çıkarttırma şansınız var. Boru değil yüz küsur pound kaçabilir, dikkatli olmak lazım.
Konut demiştik. Kaldığınız yer, odada kaç kişi kaldığınız ve evin durumu etki ediyor demiştik. Ödeyeceğiniz minimum para ortalama 80 pound haftalık. Maksimum için bi sınır belirleyemiyorum maalesef. Minimum değerlerden gitsek bile ayda 240 pound barınma, 130 pound civarı da ulaşım ücretiniz olacak. Bundandır yanınıza alabildiğiniz kadar para alın demem. Ben 1150 sterlin ile gelmiştim. Kaldığınız yer sizden depozit de isteyecek, peşin birkaç haftalık kira da isteyecek. Hazırlıklı olun.
Gelelim en önemli mevzuya, iş.
Yazıyı okuyanlar arasında Avrupa Birliği üyesi bir ülkeye vatandaşlığı olan varsa bi şekilde piyango çıkmış gibi düşünsün kendini. Yapmanız gereken ilk şey(oyster almak ve ev bulmaktan sonra) national insurance number için rendevu almak olsun. Çok geçmeden ortalama 1-2 hafta sonrasına size randevu verecekler. Pasaportunuz vs yanınızda olsun. Sizi bi job center'a yönlendirecekler. Oraya randevu saatinde gidin, sakin olun. Dil konusunda asla kasmayın. Oraya ingilizce bilmeyen, yanında arkadaşı ile gidip görüşme sonrası ninu(national insurance number) alan insanlar gördü bu gözler. Neden orada olduğunuzu, daha önce ne işler yaptığınızı falan soracaklar. Görüşme 5 dakika falan sürüyor. Tabi bu Eu vatandaşı olduğunuz için. Ankara anlaşması ile gelen arkadaşım geçen görüşmeye gitti, 30 dakika sürmüş, saçma sapan bir sürü sorular varmış. Neyse, kızın ninu'ı geldi geçenlerde. Mutlu sonla bitti yani. İlk yapmanız gerekeni yaptınız mı? İkinci gerekli şey banka hesabı açtırmak. Ninu'ınız gelince gidin bankalara deneyin şansınızı. Ben Natwest'e gitmiştim, hemen açtılar.
İş konusuna gelince, diliniz varsa şayet girin iş arama sitelerine neyi görürseniz başvuru yapın. Ben geldiğim hafta görüşmeye gittim, sonraki hafta işe başladım. Şuan Marble Arch'ta Amba Hotel isimli bir otelde oda servisinde çalışıyorum. Yalnız iş seçme şansınız yok. Neden yok? Çünkü ödemeniz gereken faturalarınız var. Devamlı bir para girişi lazım. Bu sebepten bir Türkün yanında çalışmanız icap ederse de çalışın. İngiltere'de asgari ücret 7,5 pound/saatlik. Ama Türkün yanına giderseniz pek gönüllü olmayacaktır 7,5 pound vermeye. Ninu'ınız varsa mecbur resmi olarak asgari ücretten çalıştıracak. Ama yoksa saatlik 6 pounda kölelik yaptırır. Çalışacaksınız, mecbur. Bundan kurtulacağınız zaman da gelecek. Dişinizi sıkın, iş öğrenin, dilinizi geliştirin bu sıraca.
Gelelim sadece Türk vatandaşlığı varsa durumu. Arkadaşlar Ankara Anlaşması diye bi şey var biliyorsunuz. Ve İngiltere harici bu anlaşmayı sallayan yok. Bu konuda cidden büyük saygı duyuyorum İngiltereye. Gerçekten sözünün eri adamlar. Bir de bize muhtaçlar aslında. Sadece biz değil, ucuz iş gücüne muhtaçlar. Göçmenlerin İngiliz ekonomisine muazzam katkısı var. İngilizler zaten ayak işleri yapmaya pek istekli bir ulus değil. Ülkede genelde elit işleri İngilizler yapıyor, diğer işleri de bizler yapıyoruz. Londraya gelince pek şaşırmayın diye söyleyeyim, İngilizden çok diğer milliyetten insanlar görmeye hazır olun.
Ankara anlaşması demiştik, tam prosedürlerini bilmemekle birlikte İngiltere'de iş kurarmanıza ve vize almanıza izin veren bir anlaşma. Şimdi çok teferruatlı, meşakkatli gelecektir size. Öyle gerçekten. Ama güzel noktası işe yarıyor. Şuan kaldığım evde 6 kişi yaşıyoruz. Birisi ben, diğeri kuzenim. Bizim Bulgaristan vatandaşlığı var. Diğer dört arkadaş Ankara anlaşması ile burada. 22 yaşında bir çift var yanımızda. 1.5 senedir buradalar. İlk çok zorluk çekmişler ama şuan durumları çok iyi. Paranızı tutmayı bilirseniz ne yemenizden eksik kalırsınız ne giyiminizden ne teknolojiden ne eğlenceden. Yeter ki fuzuli masraf yapmayın. Gıda alışverişi hiç sorun yaratmayacak size. Hem ucuz hem de Türk ürünlerine ulaşmak çok sorun değil.
Son olarak Londra nasıl bir şehir?
İlk geldiğimde aklımdaki en bariz kelime "overrated" idi. Çünkü dünyadaki sağlam şehirleri sayarken hep ilk sıralarda sayarlardı Londra'yı. Hatta Ny ile kıyaslanan en bariz şehirdir Londra. Ulan Ny ne Londra ne derdim hep. Demeyin arkadaşlar, bi Oxford Street'te yürümeye bakar. Bi night buss ile eve dönerken ışıl ışıl parıldayan London Eye manzarasına bakar. Bi Greenwich Park'tan Canary Warf'ın tüm heybeti ile karşınızda yükselmesini gördüğünüz o ana bakar. Bi British Pub'da maç izlemenize bakar. Londra mükemmel bir şehir. Havası rezalet, evet. Asla güvenemezsiniz, evet. Ama gerçekten ruhu olan bir şehir. Tarihi doku ile modern doku inanılmaz harmanlanmış.
Peki neden Londra? Neden diğer Uk şehirleri değil? Manchester beş para etmez bence. Liverpool muazzam. Ama olayın koptuğu nokta iş imkanları arkadaşlar. Londra manyak imkanlara sahip bir yer. Gençken yaşanacak en güzel yer, yaşlanınca daha sakin bir yerde yaşanılabilir, evet. Ama Londradaki iş imkanlarını başka yerde bulmak çok zor. Geldiğim hafta işe başladım yahu. Şimdi işten ayrılsam 1 hafta geçmez işe başlarım yine.
Siz de yaşadığınız ülkeye ait hissetmiyorsanız kendinizi, en azından gelecekte pişman olmamak adına ne imkan varsa deneyin. Gerçekten deneyin. Kaybedecek bir şeyiniz yok. Olmazsa dönersiniz. Biraz paranız gider belki ama Londra'da bir süre yaşamak deneyimine feda edilir.
Sorusu olanlar çekinmesin. Elimden gelen yardımı yaparım. He bu arada, Londra'da olan da ses etsin. Bi bira içeriz.
Halka açık günlükler
27 Eylül 2017 Çarşamba
18 Eylül 2017 Pazartesi
Bir hayal kırıklığının üstüne kaç hayal kurulur? Londra mı daha soğuk Kophenag mı? Deniz böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?
Küçükken yaşanan olumsuzlukların bazıları bilinçaltında travma olarak kalır. Atlatması daha kolaydır ama o travmanın oluşturduğu korkuyu yenmek gerekir. Sıcak sobaya ilk dokunduğunuz ve elinizin yandığı zamanı düşünün. Elbette hatırlayamayacaksınızdır o dönemi ama o dönemki siz ile empati yapın sadece. Ne kadar süre tekrar sobaya dokunamadığınızı, sobaya dokunmak için gerekli şartların ne olması gerektiğini anlamaya çalıştığınızı düşünün. Sonunda tekrar sobaya dokunduğunuzu, hatta o sobayı doldurup yaktığınızı da hatırlayacaksınız.
Çocukluk travmaları, elbette ki çok büyük olup bilinçaltını komple yerle bir edenler hariç, çabuk atlatılır. Çünkü çocukluk algının en açık olduğu, yanlış olan şeyin devamlı düzeltilmeye çalışıldığı dönemdir. Büyüyünce durum biraz daha farklı.
Hayat yorucu bir keşmekeşten ibaret. Aslında oyundan farkı da yok.
Rpg'de(role playing game) sizden bir karakter olmanız ve onun gibi düşünmeniz, davranmanız istenir. Sonrasında size görevler verilir. Bunları yaptıkça yeni görevler alırsınız, bazen birkaç göreviniz birden olur. Karakteriniz gelişir, özellikleriniz artar. Rpg gerçek hayatın bazı unsurları ile oyuna simüle edilmiş halidir. Ama bu oyunlar ile gerçek hayat aslında farklı bir yönden daha benzeşir birbiri ile. Başka bir karakteri yönetmenin, onun gibi davranmanın esas olduğu bu oyunlarda gerçek hayatla benzeşen ana unsur görevlerdir. Bu noktada oyun gerçek hayata değil, gerçek hayat oyuna benzemeye başlar. Hayata geldiğinizden beri görevleriniz olur. Mesela ufak bir bebek için ilk görev gece uyumak, acıkınca ağlayıp mama istemektir. Sonra biraz büyür ve bir sonraki görevi alır, emeklemek. Sonra anne-baba demesi, yürümesi, yaramazlık etmemesi, okula gitmesi, ödevlerini yapması, düzgün bir okul kazanması ve o okulu bitirmesi, kadınsa düzgün bir iş bulması, erkekse askere gitmesi ve sonrasında düzgün bir iş bulması, evlenmesi, üremesi gibi uzunca bir görevler listesi eşlik eder. İşte bunlar hayat oyununun ana görevleridir. Bir de yan görevler vardır bu oyunlarda. Oyunun sonunu çok fazla etkilemez ama oyuna etkisi vardır. Örneğin benim yarın için görevim Londra iklimine uygun bir ceket almak. Almasam da yanımdaki ile idare ederim ama daha çok hasta olurum. Daha önemli görevim ise saat 15'de işte olmak. Orada da görevler verecekler tabi, 314 numaralı odaya bir kova buz götürmek gibi mesela. Yahut otelin 8. katındaki boş tepsileri toplamak gibi.
Oyunlarda görevlerin size verdiği bir experience point vardır karakterinizin gelişimi için. Gerçek hayatta bunu yaptığınız her görev sonrası aldığınız karşılık olarak düşünün. Kimi zaman paradır bu karşılık kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman minnet bildiren birkaç cümle. Oyunlarda bazı görevler sizin seviyenize göre basit gelir ve size xp vermez yahut hak ettiğinizin çok altında bir mükafat alırsınız. İşte Türkiye'de yaşadığım 25 yıl içinde hak ettiğim xp'yi alamadığım için yavaş yavaş görevleri yapmamaya başladım.
Daha ilkokulda çok fazla ders gördüğümüz, çok ödevimiz olduğu ve daha o zamandan saçma gelen şeyleri öğrendiğimize inandığım için liselere giriş sınavlarına adam gibi çalışmadım. Sonrasında devam etti bu durum, üniversite sınavına da adam gibi çalışmadım. Üniversite bitti defalarca iş değiştirdim, çünkü hak ettiğim xp'yi alamıyordum. Askere gittim ama ileride çocuğum olursa asla askere yollamayacağım. Çünkü askerde hak ettiğin xp'yi alamıyorsun. Gel zaman git zaman baktım ki yaşadığım ülke komple hak ettiğim xp'yi vermiyor, Bulgaristan vatandaşı olmanın getirdiği güzelliği kullanarak bu ülkeden gitmeye karar verdim.
Danimarka'ya gittim. 3 ay kadar bir süre orada yaşadım. Bir restoranında, ki Danimarka'da bir süre yaşamış her milletten insana sorsanız bileceği kadar meşhur 15 şubesi olan bir restoran bu, çalıştım. Danimarka tam anlamı ile hayal kırıklığıydı benim için. Şunu açıkça söyleyeyim, bizim ülkemizde nasıl ki görevinizi istediğiniz kadar iyi yapın hak ettiğiniz xp'yi alamıyorsunuz, yurt dışında bir Türk'ün yanında çalışınca da aynı durumu yaşıyorsunuz. Evet, genelleme yapacağım çünkü istisnalar olsa da genel durum bu. Danimarka'ya asla dönmemek üzere gitmiştim. İstemiyordum çünkü dönmek. Baştakini değiştirsen de bir şey fark etmeyecek çünkü bizim ülkemizde. Komple insanları değiştirmek lazım. Yarın kalkıp Türkiye'de 40 milyon insan kimsenin baskısı veya teşviki olmadan akşam saat 8 ile 9 arasında kitap okuması ne kadar olasıysa bizim ülkenin düzelmesi o kadar olası.
Neyse, Danimarka'ya gittim, sağlığımla ilgili sıkıntılar yaşayana kadar kaldım ve geri döndüm. Sanırım hayatımın en büyük hayal kırıklığını yaşadığım zamandır bu. 1 yaşında ütüye dokunup ellerimi yaktığım zaman ile o anki ben arasında geçen 28 sene harici hiçbir fark yoktur yaşanan duygular ve korku anlamında.
İşte daha yazının en başında bahsettiğim travma burada ortaya çıkıyor. Türkiye'de kalmak istemeyen ama başka yere gidip yeni bir hayata başlamak isterken aynı şeylere tekrar maruz kalmaktan deli gibi korkan bir ben. Danimarka bana travmanın dibini yaşatmıştı ve ben de artık bir çocuk değildim. Çıkış yollarını arayacak, öğrenmeye çalışacak gücüm yoktu. O an hangi ülkeye gitsem orası Danimarkaydı ve ben Türkiye'de kalmak istemiyordum. Ne var lan, gitmişsin olmamış işte, sonra da gelmişsin diyorsunuz değil mi? Öyle değil işte. Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur demiş yazar, işte kendi hayalimin kırıklıklarında ezildim ben. Oraya hangi duygular, hangi hayallerle gittiğimi anlamanız için bir süreliğine ben olmanız lazım, empati bile kesmez bu konuda.
Londra'ya gelişim tam olarak bu duygularla oldu. Birisi baya sıcak ötekisi belli olmayan iki sobadan birisine dokunmam gerekiyordu ve ben sobanın soğuk olduğuna emin olmadan dokundum. Peki Londra nasıl mı? Hani Kasımın bazı günleri vardır, güneşte dursanız yaz gölgeye geçseniz kış. Öyle bir rüzgar eser ki kemikleriniz titrer, çünkü siz kışa hazır değilsiniz, çünkü güneş sizi kandırıyor. İşte o Kasım ayında, kömür sobasını daha yeni kurmuşken akşam serinliğinde soğuğu biraz kırsın diye birkaç odun atarsınız ya hani, hani o odunlar yeni yeni yanmaya başlarken tatlı bir sıcaklık gelir ya sobadan, işte öyle bir sıcak Londra.
Dolmuşum sanırım biraz, sadece duygularımı yazmış bulundum. Bu hafta Londra ile ilgili 1 ayda neler öğrendim onları yazma planım var. Elbette yıllarca burada yaşamış insanlardan çok şey öğrenmişsinizdir ama benim yazacaklarım ne nerede yenir, neresi görülmeli tarzında değil, biraz daha şehrin ruhu ile ilgili, biraz daha burada hayatta kalmak ve sıfırdan hayata başlamakla ilgili.
Sabredip okuyan olduysa teşekkür ederim.
Çocukluk travmaları, elbette ki çok büyük olup bilinçaltını komple yerle bir edenler hariç, çabuk atlatılır. Çünkü çocukluk algının en açık olduğu, yanlış olan şeyin devamlı düzeltilmeye çalışıldığı dönemdir. Büyüyünce durum biraz daha farklı.
Hayat yorucu bir keşmekeşten ibaret. Aslında oyundan farkı da yok.
Rpg'de(role playing game) sizden bir karakter olmanız ve onun gibi düşünmeniz, davranmanız istenir. Sonrasında size görevler verilir. Bunları yaptıkça yeni görevler alırsınız, bazen birkaç göreviniz birden olur. Karakteriniz gelişir, özellikleriniz artar. Rpg gerçek hayatın bazı unsurları ile oyuna simüle edilmiş halidir. Ama bu oyunlar ile gerçek hayat aslında farklı bir yönden daha benzeşir birbiri ile. Başka bir karakteri yönetmenin, onun gibi davranmanın esas olduğu bu oyunlarda gerçek hayatla benzeşen ana unsur görevlerdir. Bu noktada oyun gerçek hayata değil, gerçek hayat oyuna benzemeye başlar. Hayata geldiğinizden beri görevleriniz olur. Mesela ufak bir bebek için ilk görev gece uyumak, acıkınca ağlayıp mama istemektir. Sonra biraz büyür ve bir sonraki görevi alır, emeklemek. Sonra anne-baba demesi, yürümesi, yaramazlık etmemesi, okula gitmesi, ödevlerini yapması, düzgün bir okul kazanması ve o okulu bitirmesi, kadınsa düzgün bir iş bulması, erkekse askere gitmesi ve sonrasında düzgün bir iş bulması, evlenmesi, üremesi gibi uzunca bir görevler listesi eşlik eder. İşte bunlar hayat oyununun ana görevleridir. Bir de yan görevler vardır bu oyunlarda. Oyunun sonunu çok fazla etkilemez ama oyuna etkisi vardır. Örneğin benim yarın için görevim Londra iklimine uygun bir ceket almak. Almasam da yanımdaki ile idare ederim ama daha çok hasta olurum. Daha önemli görevim ise saat 15'de işte olmak. Orada da görevler verecekler tabi, 314 numaralı odaya bir kova buz götürmek gibi mesela. Yahut otelin 8. katındaki boş tepsileri toplamak gibi.
Oyunlarda görevlerin size verdiği bir experience point vardır karakterinizin gelişimi için. Gerçek hayatta bunu yaptığınız her görev sonrası aldığınız karşılık olarak düşünün. Kimi zaman paradır bu karşılık kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman minnet bildiren birkaç cümle. Oyunlarda bazı görevler sizin seviyenize göre basit gelir ve size xp vermez yahut hak ettiğinizin çok altında bir mükafat alırsınız. İşte Türkiye'de yaşadığım 25 yıl içinde hak ettiğim xp'yi alamadığım için yavaş yavaş görevleri yapmamaya başladım.
Daha ilkokulda çok fazla ders gördüğümüz, çok ödevimiz olduğu ve daha o zamandan saçma gelen şeyleri öğrendiğimize inandığım için liselere giriş sınavlarına adam gibi çalışmadım. Sonrasında devam etti bu durum, üniversite sınavına da adam gibi çalışmadım. Üniversite bitti defalarca iş değiştirdim, çünkü hak ettiğim xp'yi alamıyordum. Askere gittim ama ileride çocuğum olursa asla askere yollamayacağım. Çünkü askerde hak ettiğin xp'yi alamıyorsun. Gel zaman git zaman baktım ki yaşadığım ülke komple hak ettiğim xp'yi vermiyor, Bulgaristan vatandaşı olmanın getirdiği güzelliği kullanarak bu ülkeden gitmeye karar verdim.
Danimarka'ya gittim. 3 ay kadar bir süre orada yaşadım. Bir restoranında, ki Danimarka'da bir süre yaşamış her milletten insana sorsanız bileceği kadar meşhur 15 şubesi olan bir restoran bu, çalıştım. Danimarka tam anlamı ile hayal kırıklığıydı benim için. Şunu açıkça söyleyeyim, bizim ülkemizde nasıl ki görevinizi istediğiniz kadar iyi yapın hak ettiğiniz xp'yi alamıyorsunuz, yurt dışında bir Türk'ün yanında çalışınca da aynı durumu yaşıyorsunuz. Evet, genelleme yapacağım çünkü istisnalar olsa da genel durum bu. Danimarka'ya asla dönmemek üzere gitmiştim. İstemiyordum çünkü dönmek. Baştakini değiştirsen de bir şey fark etmeyecek çünkü bizim ülkemizde. Komple insanları değiştirmek lazım. Yarın kalkıp Türkiye'de 40 milyon insan kimsenin baskısı veya teşviki olmadan akşam saat 8 ile 9 arasında kitap okuması ne kadar olasıysa bizim ülkenin düzelmesi o kadar olası.
Neyse, Danimarka'ya gittim, sağlığımla ilgili sıkıntılar yaşayana kadar kaldım ve geri döndüm. Sanırım hayatımın en büyük hayal kırıklığını yaşadığım zamandır bu. 1 yaşında ütüye dokunup ellerimi yaktığım zaman ile o anki ben arasında geçen 28 sene harici hiçbir fark yoktur yaşanan duygular ve korku anlamında.
İşte daha yazının en başında bahsettiğim travma burada ortaya çıkıyor. Türkiye'de kalmak istemeyen ama başka yere gidip yeni bir hayata başlamak isterken aynı şeylere tekrar maruz kalmaktan deli gibi korkan bir ben. Danimarka bana travmanın dibini yaşatmıştı ve ben de artık bir çocuk değildim. Çıkış yollarını arayacak, öğrenmeye çalışacak gücüm yoktu. O an hangi ülkeye gitsem orası Danimarkaydı ve ben Türkiye'de kalmak istemiyordum. Ne var lan, gitmişsin olmamış işte, sonra da gelmişsin diyorsunuz değil mi? Öyle değil işte. Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur demiş yazar, işte kendi hayalimin kırıklıklarında ezildim ben. Oraya hangi duygular, hangi hayallerle gittiğimi anlamanız için bir süreliğine ben olmanız lazım, empati bile kesmez bu konuda.
Londra'ya gelişim tam olarak bu duygularla oldu. Birisi baya sıcak ötekisi belli olmayan iki sobadan birisine dokunmam gerekiyordu ve ben sobanın soğuk olduğuna emin olmadan dokundum. Peki Londra nasıl mı? Hani Kasımın bazı günleri vardır, güneşte dursanız yaz gölgeye geçseniz kış. Öyle bir rüzgar eser ki kemikleriniz titrer, çünkü siz kışa hazır değilsiniz, çünkü güneş sizi kandırıyor. İşte o Kasım ayında, kömür sobasını daha yeni kurmuşken akşam serinliğinde soğuğu biraz kırsın diye birkaç odun atarsınız ya hani, hani o odunlar yeni yeni yanmaya başlarken tatlı bir sıcaklık gelir ya sobadan, işte öyle bir sıcak Londra.
Dolmuşum sanırım biraz, sadece duygularımı yazmış bulundum. Bu hafta Londra ile ilgili 1 ayda neler öğrendim onları yazma planım var. Elbette yıllarca burada yaşamış insanlardan çok şey öğrenmişsinizdir ama benim yazacaklarım ne nerede yenir, neresi görülmeli tarzında değil, biraz daha şehrin ruhu ile ilgili, biraz daha burada hayatta kalmak ve sıfırdan hayata başlamakla ilgili.
Sabredip okuyan olduysa teşekkür ederim.
12 Eylül 2017 Salı
Yaşamak için çalışmak ve çalışmak için yaşamak.
Hayatımın üç aylık bir döneni Danimarka'da yaşadım. Pek hoş bir tecrübe değildi ama hayatımız acı tecrübeler yumağı zaten.
Orada bulunduğum dönemde çalıştığım yerdeki arkadaş grubu arasında bir konuda iki farklı fikir çıktı ortada. Birisi biz Türkler ile Danimarkalılar arasındaki farkı tanımlamak için "onlar yaşamak için çalışıyor, biz çalışmak için yaşıyoruz" demişti. Buna katılanlar oldu bir de karşı çıkanlar ve bu fikri saçma bulanlar. Sığ fikirlere sahip yahut Türkiye'de yeterince ezilmemiş herkes bu fikre karşı çıkabilir. Ama ülkemizde yaşayıp Danların hayata bakışını gören kimse şayet yeterli zeka düzeyine sahipse buna karşı çıkamaz.
Olayı mantığa oturtmak açısından biraz Danların yaşam biçiminden bahsetmek lazım.
18 yaşını geçen her birey yuvadan uçan kuşlar misali ailesinden ayrılır. İş bulur yahut okumaya başlar. Büyük çoğunluğu ise ikisini birden yapar. Danimarka'da saatlik ücret 109 kron. Bu paraya çalışan göçmenler dışında pek kimse görmedim ben. Ama normal çalışma standartlarını göz önüne alırsanız bir Dan en düşük 12bin kron alır. Oda kirasına vereceği para kaldığı lokasyona ve odaya bağlı olarak 2000-4000 arası bir meblağ tutacaktır. Gıda-ulaşım gibi giderler çok pahalı değil. Eğlence ise çok ucuz.
Cuma ve cumartesi geceleri Danların eğlence zamanlarıdır, sokaklarda bolca sarhoş Dan görebilirsiniz. Eğlence imkanlarını asla kaçırmazlar. En kral eğlencenin bedeli maksimum 5yüz Kron tutar. Bokunu çıkarırsanız bin Kron ödersiniz. Roskilde gibi bir yerde ben daha fazlasına rastlamadım. Benim gibi oraya yerleşmek için gidenler yahut sadece çalışıp para kazanmak amacıyla gidenler de dışarı çıkarlar arada ama arada. Ayda bir kere belki, çok eğlence düşkünüyse iki defa. Bundan fazlası istese de olmaz zira it gibi çalışıyordur. Daha önce bahsetmiştim, çalıştığım kafenin mutfağındaki bütün personel Türktü, servistekilerin büyük çoğunluğu da Dan. Çünkü bir Dan'ı o paraya, o kadar ağır işte, o kadar uzun saatler çalıştıramazsınız. İmkansız. Çünkü kendilerinin ne kadar kıymetli olduğunu biliyor bu insanlar. Çünkü kazanacakları para karşılığında takas etmek istedikleri tek şey emekleri, bizler gibi sağlıkları değil. Zaten ileri yaştaki Danları görünce bunu anlıyorsunuz. Bizler 60 yaşında oturup kalkarken bile bir zorluk yaşarken 80-85 yaşındaki Danlar festivallerde dans ediyor, her gün bisiklete biniyor. Ay sonunun son birkaç gününe sadece yemek yiyecek parası kalan ama bunu bir gram dert etmeyen Danlar gördüm.
Bir de bize bakalım. Tasarruf etmek denilen olay sanırım bizde genetik. Aldığımız maaş üzerinden devamlı masraf kalemlerini hesaplayıp kenara ne kadar para ayırabileceğimiz konusunda beyin fırtınası yaparak geçiriyoruz zamanımızın bir kısmını. Nasıl olmasın ki? Devamlı bir güvensizlik hakim üstümüzde. Ne devletimize ne işimize ne çevremize güvenebiliyoruz. Hadi bunları geçelim, para biriktirmeden bir şey sahibi olma imkanımız yok.
Biz bugün çalışıp yaşanacağı belli olmayan bir geleceğe hazırlanırken diğer insanlar hayatlarını yaşıyor.
Bu konuya muhalefet edenlerden birisi de Danimarka'da doğup büyümüş bir Türk kızıydı. İtiraz etmesi gayet doğal çünkü farkında olmasa bile hayatını yaşıyordu. Hayallerini satın almak basitti. Bizim için hayal olan eylemler/eşyalar onlar için normal olduğu için yaşamak için çalışıyor olmamız ona saçma geliyordu ve inkar ediyordu bunu. Bu kız ayda 13bin Kron civarı para kazanıyor. Kullandığı telefon iphone 7+. Fiyatı 6bin Kron, maaşının yarısı kabaca. Türkiye'de çalışan ve bu telefonu almak isteyen birisi bu gayeye ulaşmak için 3 ayını satarken bu kızımız bi maaşının yarısı ile rahatlıkla bunu alabiliyor. Kendimi ne kasıcam derse de ayda 300 Kron hattına ödeme yaparak telefonu alabiliyor. Ayda 7bin tl maaş alan birisine 150 lira vermek ne kadar koyarsa bu kızımıza da bu para o kadar koyuyor işte. Biz basit bir tatil planı için bile kendimizi yırtarken, 1 haftalık tatilin parasını 1 sene boyunca biriktirirken bu kızımız devletten aldığı tatil parası ile yurt dışında kraliçe gibi tatil yapıyor. Devletten aldığı tatil parasını yese bile bir aylık maaşın yarısı ile yine gider 1 hafta İtalya'da takılır.
Çok uzattım, çalışmak için yaşayıp sağlığımız ile parayı takas ediyoruz. Genç yaşta ölmesek bile hayatımızın son demlerini sağlıksız bir biçimde kalitesiz bir şekilde yaşıyoruz. Zaten gençliğimiz de çalışarak geçtiği için pek bi bok yaşamadan bu dünyadan göçüp gidiyoruz. Danimarkadayken de buna isyan ettim, Türkiye'de de çok isyan ettim. Hep göze batan taraf oldum bu sebepten. Çünkü adamlara bizi köle olarak kabul etmiş. Peki ne zaman gerçekten köle olursunuz biliyor musunuz? Köle olmayı kabul ettiğinizde. Benim gibi isyan eden üç-beş kişi de sistemin içinde eriyip gidiyor. Çünkü bir topluluğun hakkını o topluluğun yarısından azı savunursa o savunma pek bir işe yaramaz.
Uzun süredir yazamadım, hayatıma Londra'da devam ediyorum. Yakında Londra ile ilgili yazı hazırlayacağım. Sorusu olan varsa Londra ve Danimarka hakkında elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım.
Peace.
5 Mayıs 2017 Cuma
Hayaller, gerçekler.
Hayata dair bildiğimizi sandığımız şeyler vardır, bir de onların doğru olduğunu anlamanın verdiği hayal kırıklığı.
Bir süredir yazamadım günlük, kusuruma bakma. Yarın Danimarka'ya geleli 1 ay olacak.
Ne oldu bi ay içinde? Anlatacak çok fazla fikir birleşince insan nereden başlayıp hangisinden dert yanacağını bilemiyor.
Hayat zor, bunu öğreneli baya zaman oldu zaten. Hayata dair felsefesi olan herkes adil olmadığı konusunda hemfikir.
Hayat bizi bir kalıba koyuyor, biz ne kadar çırpınsak da bu kalıbı aşamıyoruz. İlla farklı bir kalıba girmek istiyorsak da bolca fedakarlık yapmaya hazır olmak gerekiyor. Benim durumumda birisi için de fedakarlığın ana unsuru inandığın şeyler ve sağlığın.
E ben zaten Danimarka'ya inandıklarımdan vazgeçmemek için gelmemiş miydim? Bu ne şimdi?
Bir bok değil, bu ağzımıza sıçan şey bizim sadece bizim kaderimiz. Bu topraklarda doğmanın, Türk olmanın kaderi bu. Fakir olmanın kaderi bu. Fakir bir Türk olarak yaşamak üzere gelmişim mesela ben dünyaya. Hak ettiklerimi düşünüp daha iyisi için çırpınıyorum. Ama kalıbımı asla kıramıyorum.
Fabrika üretimi gibiyiz. Biz Türk fabrikasından çıkmışız. Her şeyin azı ile yetinmek üzere programlanmışız. Sabah işe gidip akşam gelmek, ikişer çocuk yapmak, arada pikniğe, denize falan gitmek, özel günlerde akrabaları ziyaret etmek gibi genetiğimize işlenmiş unsurlar var. Mesela Danimarka da başka bir fabrika. Daha kaliteli ürünler yetişiyor. Daha özgür, daha mutlu, daha günübirlik ve keyfi bir yaşam. Ben Danimarka'lı olmaya çalıştım ama olmuyor işte.
Kardeşim söylemişti, biz kabul etsek belki mutlu olacağız bir yerden sonra. Ama biz çok fazla şey görüp çok fazla şey düşünüyoruz. Bu yüzden de hakkımız olanlardan uzak kaldıkça isyan ediyoruz. Ama ya bundan kurtuluş yok, yahut kurtuluşumuz olan bize uymuyor.
Lafın özü Danimarka Danimarkalılar için güzel. Neden bir cümlelik olayı bu kadar anlattım bilmiyorum, sanırım çok doluyum. Bir Türk olarak gelip burada nasıl mutlu yaşarsınız? Tek bir unsur var aslında. "Bir Danimarka şirketinde çalışmak"
Öyle bir şekilde geldim ki bu ülkeye, limanları yakmıştım tam anlamı ile. İsyanım tavana değiyordu. Lanet ediyordum ülkemdeki bütün haksızlıklara. Sayfalarca yazarım bunları, tez yazarım bu konuda. Bir ülke nasıl yönetilmemeli diye cilt cilt ansiklopedi hazırlarım. Ama konu bu değil işte. Konu bunca isyana, kaçışa rağmen, 3500 km kaçmaya rağmen aslında hiçbir boktan kaçamamak.
Gurbet zor. Sevdiğiniz insanlar uzakta, kendinizle ilgilenmek zorundasınız. Kıyafetlerini kendin yıkayacaksın, yemeğini kendin yapacaksın, hasta olursan kendin iyileşeceksin. Hasta olmamak için kendine bakacaksın. Derdin olunca benim gibi böyle hiç tanımadığın, sesini duymadığın, ne niyetle okuduklarını bilmediğin insanlar okusun diye buraya yazacaksın. Sen aslında bir şeyler söyleyeceksin ama seni umursayan kimse bunu duymayacak. Bunlara katlanmayı göze alamayan şehrinden bile ayrılmasın asla. Ama peki ya bundan ötesi varsa? Günde 12 saat yemek molası bile olmadan deli gibi çalışıyorsan? Herhangi bir Danimarkalının asla yapmayacağı kadar ağır bir işi hiçbir Danimarkalı'nın kabul etmeyeceği paralara yapıyorsan? Çalıştığım kafe Danimarka genelince 10+ şubeye sahip bir şirket. Serviste çalışanlar ekseriyetle Dan, mutfaktakilerin hepsi Türk. Hepsi diyorum, istisna yok ortada. Benim gibi bir insansanız şayet (bkz: özünde iyimser ama devamlı olayları sorgulayan) ilk başta siz de "tabi lan, müşterilerle anlaşabilsinler diye Danlar çalışıyor serviste" dersiniz de neden mutfakta Türkler (Bulgaristan'da yaşayanlar ve Türkiye'de yaşayan Bulgaristan göçmenleri) çalışıyor diye sorgulamazsınız. Çünkü Türkiye'de asgari ücret 1400 tl, Bulgaristan'da 460 leva. Burada ayda 12000 kron kazanıyor. 12000 kron 6300 tl, 3200 leva yapıyor. Bir Türk Türkiye'de 6300 lira, Bulgaristan'da 3200 leva kazanamayacağı için Danimarka'da kimsenin yapmayacağı işi kimsenin yapmayacağı ücrete yapıyor. İşte ben de bu noktada "adaletini sikeyim" diyorum.
Dayanamıyorum arkadaş adaletsizliğe. Ne bana ne başkasına yapılana hiçbir şekilde tahammül edemiyorum. Mesela diğer çalışanlar için sıkıntı yok. Çünkü onlar kazandıklarını düşünüyor sadece. Ne kaybettiğini düşünmüyor asla. Ama sağlıklarını veriyorlar, ömürlerini veriyorlar. Bu takası yapılamayacak kadar değerli bir şey, farkında değil hiçbiri. Belki farkında olmamaktı güzel olan. Belki onların cehaleti mutluluğuyken benim bilgim mutsuzluk kaynağım.
Ülkemdeyken soğumuştum milliyetimden, burada nefret etmeye başladım.
Normal işletmeler ürettikleri mal ve/veya hizmeti satarak para kazanır. Yani ürettiklerini satarak müşterilerinden para kazanır. Biz Türklerde para kazandıkları kalemlerden birisi "personel"
Az maaş, az kişi, çok iş. Ve kesintiler elbette. Kırpabildiğin kadar kırp. Ona kendi ülkesinde kazandığının üç katını bırak, gerisini sök. Ama üç Dan'ın yapacağı işi tek Türk'e kitle.
Çok sevdiğim bi abim vardı, demişti ki "oğlum tayyibe kızıyorsunuz ya, kızmayın. Bu ülkede herkes böyle. Herkes kendi gücünün yettiği kadar diğerine geçirmeye, kendi cebini doldurmaya çalışıyor. Bakkala gidiyorsun, 5 gram eksik tartıp senden çalıyor. Patron zam yapmıyor, sigortanı eksik yatırıyor, senden çalıyor. Gücü arttıkça daha çok çalıyor. Tayyipte suç yok yani, bu ülkenin insanı böyle. Sadece gücü kadar yapıyor herkes"
Hayatımda duyduğum en doğru tespitlerden birisiydi bu. Şimdi düşünün ki Danimarka'da zincir haline gelmiş bir kafe sahibi bu ülkede kendi milliyetinden insanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapıyor.
Çok fazla farklı konulardan bahsettim biliyorum. Ama demiştim, çok doluyum. Ne kadar daha dayanırım bilmiyorum ama insan gibi yaşayamadıktan sonra sevdiklerimden uzak durup eziyetin boyutunu arttırmak gibi bir niyetim yok. Belki bir de İngiltere'de denerim şansımı. Sonrası da kaderi komple kabullenmek. Ne kader ama...
Bir süredir yazamadım günlük, kusuruma bakma. Yarın Danimarka'ya geleli 1 ay olacak.
Ne oldu bi ay içinde? Anlatacak çok fazla fikir birleşince insan nereden başlayıp hangisinden dert yanacağını bilemiyor.
Hayat zor, bunu öğreneli baya zaman oldu zaten. Hayata dair felsefesi olan herkes adil olmadığı konusunda hemfikir.
Hayat bizi bir kalıba koyuyor, biz ne kadar çırpınsak da bu kalıbı aşamıyoruz. İlla farklı bir kalıba girmek istiyorsak da bolca fedakarlık yapmaya hazır olmak gerekiyor. Benim durumumda birisi için de fedakarlığın ana unsuru inandığın şeyler ve sağlığın.
E ben zaten Danimarka'ya inandıklarımdan vazgeçmemek için gelmemiş miydim? Bu ne şimdi?
Bir bok değil, bu ağzımıza sıçan şey bizim sadece bizim kaderimiz. Bu topraklarda doğmanın, Türk olmanın kaderi bu. Fakir olmanın kaderi bu. Fakir bir Türk olarak yaşamak üzere gelmişim mesela ben dünyaya. Hak ettiklerimi düşünüp daha iyisi için çırpınıyorum. Ama kalıbımı asla kıramıyorum.
Fabrika üretimi gibiyiz. Biz Türk fabrikasından çıkmışız. Her şeyin azı ile yetinmek üzere programlanmışız. Sabah işe gidip akşam gelmek, ikişer çocuk yapmak, arada pikniğe, denize falan gitmek, özel günlerde akrabaları ziyaret etmek gibi genetiğimize işlenmiş unsurlar var. Mesela Danimarka da başka bir fabrika. Daha kaliteli ürünler yetişiyor. Daha özgür, daha mutlu, daha günübirlik ve keyfi bir yaşam. Ben Danimarka'lı olmaya çalıştım ama olmuyor işte.
Kardeşim söylemişti, biz kabul etsek belki mutlu olacağız bir yerden sonra. Ama biz çok fazla şey görüp çok fazla şey düşünüyoruz. Bu yüzden de hakkımız olanlardan uzak kaldıkça isyan ediyoruz. Ama ya bundan kurtuluş yok, yahut kurtuluşumuz olan bize uymuyor.
Lafın özü Danimarka Danimarkalılar için güzel. Neden bir cümlelik olayı bu kadar anlattım bilmiyorum, sanırım çok doluyum. Bir Türk olarak gelip burada nasıl mutlu yaşarsınız? Tek bir unsur var aslında. "Bir Danimarka şirketinde çalışmak"
Öyle bir şekilde geldim ki bu ülkeye, limanları yakmıştım tam anlamı ile. İsyanım tavana değiyordu. Lanet ediyordum ülkemdeki bütün haksızlıklara. Sayfalarca yazarım bunları, tez yazarım bu konuda. Bir ülke nasıl yönetilmemeli diye cilt cilt ansiklopedi hazırlarım. Ama konu bu değil işte. Konu bunca isyana, kaçışa rağmen, 3500 km kaçmaya rağmen aslında hiçbir boktan kaçamamak.
Gurbet zor. Sevdiğiniz insanlar uzakta, kendinizle ilgilenmek zorundasınız. Kıyafetlerini kendin yıkayacaksın, yemeğini kendin yapacaksın, hasta olursan kendin iyileşeceksin. Hasta olmamak için kendine bakacaksın. Derdin olunca benim gibi böyle hiç tanımadığın, sesini duymadığın, ne niyetle okuduklarını bilmediğin insanlar okusun diye buraya yazacaksın. Sen aslında bir şeyler söyleyeceksin ama seni umursayan kimse bunu duymayacak. Bunlara katlanmayı göze alamayan şehrinden bile ayrılmasın asla. Ama peki ya bundan ötesi varsa? Günde 12 saat yemek molası bile olmadan deli gibi çalışıyorsan? Herhangi bir Danimarkalının asla yapmayacağı kadar ağır bir işi hiçbir Danimarkalı'nın kabul etmeyeceği paralara yapıyorsan? Çalıştığım kafe Danimarka genelince 10+ şubeye sahip bir şirket. Serviste çalışanlar ekseriyetle Dan, mutfaktakilerin hepsi Türk. Hepsi diyorum, istisna yok ortada. Benim gibi bir insansanız şayet (bkz: özünde iyimser ama devamlı olayları sorgulayan) ilk başta siz de "tabi lan, müşterilerle anlaşabilsinler diye Danlar çalışıyor serviste" dersiniz de neden mutfakta Türkler (Bulgaristan'da yaşayanlar ve Türkiye'de yaşayan Bulgaristan göçmenleri) çalışıyor diye sorgulamazsınız. Çünkü Türkiye'de asgari ücret 1400 tl, Bulgaristan'da 460 leva. Burada ayda 12000 kron kazanıyor. 12000 kron 6300 tl, 3200 leva yapıyor. Bir Türk Türkiye'de 6300 lira, Bulgaristan'da 3200 leva kazanamayacağı için Danimarka'da kimsenin yapmayacağı işi kimsenin yapmayacağı ücrete yapıyor. İşte ben de bu noktada "adaletini sikeyim" diyorum.
Dayanamıyorum arkadaş adaletsizliğe. Ne bana ne başkasına yapılana hiçbir şekilde tahammül edemiyorum. Mesela diğer çalışanlar için sıkıntı yok. Çünkü onlar kazandıklarını düşünüyor sadece. Ne kaybettiğini düşünmüyor asla. Ama sağlıklarını veriyorlar, ömürlerini veriyorlar. Bu takası yapılamayacak kadar değerli bir şey, farkında değil hiçbiri. Belki farkında olmamaktı güzel olan. Belki onların cehaleti mutluluğuyken benim bilgim mutsuzluk kaynağım.
Ülkemdeyken soğumuştum milliyetimden, burada nefret etmeye başladım.
Normal işletmeler ürettikleri mal ve/veya hizmeti satarak para kazanır. Yani ürettiklerini satarak müşterilerinden para kazanır. Biz Türklerde para kazandıkları kalemlerden birisi "personel"
Az maaş, az kişi, çok iş. Ve kesintiler elbette. Kırpabildiğin kadar kırp. Ona kendi ülkesinde kazandığının üç katını bırak, gerisini sök. Ama üç Dan'ın yapacağı işi tek Türk'e kitle.
Çok sevdiğim bi abim vardı, demişti ki "oğlum tayyibe kızıyorsunuz ya, kızmayın. Bu ülkede herkes böyle. Herkes kendi gücünün yettiği kadar diğerine geçirmeye, kendi cebini doldurmaya çalışıyor. Bakkala gidiyorsun, 5 gram eksik tartıp senden çalıyor. Patron zam yapmıyor, sigortanı eksik yatırıyor, senden çalıyor. Gücü arttıkça daha çok çalıyor. Tayyipte suç yok yani, bu ülkenin insanı böyle. Sadece gücü kadar yapıyor herkes"
Hayatımda duyduğum en doğru tespitlerden birisiydi bu. Şimdi düşünün ki Danimarka'da zincir haline gelmiş bir kafe sahibi bu ülkede kendi milliyetinden insanlara ikinci sınıf insan muamelesi yapıyor.
Çok fazla farklı konulardan bahsettim biliyorum. Ama demiştim, çok doluyum. Ne kadar daha dayanırım bilmiyorum ama insan gibi yaşayamadıktan sonra sevdiklerimden uzak durup eziyetin boyutunu arttırmak gibi bir niyetim yok. Belki bir de İngiltere'de denerim şansımı. Sonrası da kaderi komple kabullenmek. Ne kader ama...
10 Nisan 2017 Pazartesi
Yeni bir hayata başlamak
7 Nisan sabahı, uykusuz geçen bir gecenin ardından Danimarka macerası resmi olarak başlamış oldu şahsım adına. İnanılmaz bulutlu bir havada yapılan yolculukta, son yaklaşmadayken uçak, bulutların arasından Kopenhag gösterdi kendini. Çok düzenli, çok güzel. İklim olarak İzmirle bariz fark var arada. Çok soğuk değil ama İzmirden baya soğuk elbette.
Nasıl bir yer bu Danimarka?
İnanılmaz bir şehir planlaması var. Şehir merkezi dışında alçak binalar, yaya için ayrı, bisiklet için ayrı, araçlar için ayrı tasarlanmış yollar. Her yerde parklar var. Doğa ile şehir iç içe. Çok güzel gerçekten. Bisiklet olayını uzunca konuşmak lazım sanırım. Danimarka coğrafi olarak düz bir yer. Herkes bisiklet sürüyor. Bana soğuk gelen zamanlarda bile yüzlerce bisikletli gördüm. Dolayısı ile insanlar da çok sağlıklı duruyor. Kilolu insan pek dikkatimi çekmedi. Ama çok yemek yiyorlar cidden.
İnsanları da inanılmaz nezaket sahibi. Tanısın, tanımasın herkes selam veriyor, gülümsüyor birbirine. Öyle yan baktın cinayetleri falan olmuyor yani. Dil konusunda takıntıları da yok, danca bilmeniz gerekmiyor illa yani. İngilizce cevap verince hemen İngilizce olarak devam ediyorlar konuşmaya. Çok kültürlüler, İskandinavlar gerçekten çok farklı bir milliyet. Gerçekten özel bi tarafları var.
Herkes trafik kurallarına riayet ediyor. Arkadaşım söyledi, kırmızı ışıkta geçince ehliyeti alıyorlarmış. Tekrardan ehliyet almak lazımmış. Sebebi de bu adam bu kadar basit bi kuralı nasıl bilmez, demek ki öğrenememiş, yeniden gitsin, tekrar ehliyet alsın diyorlarmış. Kimse üstünüze sürmüyor yani.
Hava inanılmaz değişken. Beş dakikada dönüyor. Dört mevsim gördüğünüz gün oluyor. Yağmurlu, bulutlu, güneşli... Dönüp duruyor hava. Gulf Stream sayesinde ılıman bir iklimi var. Aynı hizada Sibirya var, karasal iklim sebebiyle -35/-40 derece orada. Danimarka kış ortalaması 0 derece.
Çalışma hayatı çok garip burada. Aylık ücret yok. Saatlik ücret esasına göre çalışıyorsunuz. Kaç saat çalışırsanız o kadar para alıyorsunuz. Ortalama çalışma saatlerinde asgari ücret 12000 kron civarı. Yani 1630 euro civarı. Baya yüksek yani. Ama bayağı da pahalı hayat. He, para biriktiricem diyorsan ayda konaklama hariç 1000 krona da yaşarsın burada. Sosyal bir hayat yaşamazsın ama deli para koyarsın kenara. 6000 krona hem orta karar bir sosyal hayat yaşayıp aynı zamanda para biriktirmeye de imkan bulabilirsiniz. Benzin 11,25 kron litresi. Adamların asgari ücreti ile alabildiği benzin litresi Türkiyedekinin 4 katı.
En pahalı şey burada konut. Çünkü toprak çok değerli. Düşünsene yaşamak ucuz, bir şekilde ev alma imkanın var. Aylık 3000-4000 kron kredi ile ev alıp hayatını da idama ettirebiliyorsun. 10 sene ödesen ne olur, asgari ücretin dörtte birisi ile ev alma imkanın var. Bizim ülkemizdeki gibi evlerin hayalini kurmayın ama. Ufak evler. 70-80 m2 ortalama üstü bir ev oluyor. Yaşayacak kadar işte. Çünkü sosyal olmayı tercih ediyor insanlar. Evin amacı dinlenmek sadece.
99 kron'a 10 saat uluslararası arama, sınırsız Danimarka içi arama, 35gb internet. 50 lira falan yapıyor. Bu arada metro, tren, otobüs her yerde ücretsiz wifi var. Danimarkalılar inanılmaz bağımlı internete.
Dört günde bu kadar gözlem yapabildim. Cumartesi evraklarımı doldurdum. Yarın, yani salı günü iş başı yapıyorum. 1.5 ay içinde sarı kartım gelecek. Sarı kart dediğimiz oturma ve çalışma izni olanlara belge niyetine verilen bi kart. Ondan sonra Danca kursuna başlayacağım. Çok zor bir dil ama elimden geleni yapacağım. Konuşmayı öğrenmiş bi arkadaş var. Belki bu ülkede en büyük katkı bana "navite speaker" olarak İngilizce bilgisine sahip olmak ve Danca öğrenmek olabilir. Bakalım bakalım.
Yapacağım iş biraz zor, çok yoğun çalışacağım yani. Duygusal birisi olarak elimden geleni yapıp tutunmaya çalışacağım burada. Sevdiklerimden uzak yaşamaya alışık değilim zira. Allah yardımcım olsun, utandırmasın.
Şimdilik bu kadar günlük, take care!
Nasıl bir yer bu Danimarka?
İnanılmaz bir şehir planlaması var. Şehir merkezi dışında alçak binalar, yaya için ayrı, bisiklet için ayrı, araçlar için ayrı tasarlanmış yollar. Her yerde parklar var. Doğa ile şehir iç içe. Çok güzel gerçekten. Bisiklet olayını uzunca konuşmak lazım sanırım. Danimarka coğrafi olarak düz bir yer. Herkes bisiklet sürüyor. Bana soğuk gelen zamanlarda bile yüzlerce bisikletli gördüm. Dolayısı ile insanlar da çok sağlıklı duruyor. Kilolu insan pek dikkatimi çekmedi. Ama çok yemek yiyorlar cidden.
İnsanları da inanılmaz nezaket sahibi. Tanısın, tanımasın herkes selam veriyor, gülümsüyor birbirine. Öyle yan baktın cinayetleri falan olmuyor yani. Dil konusunda takıntıları da yok, danca bilmeniz gerekmiyor illa yani. İngilizce cevap verince hemen İngilizce olarak devam ediyorlar konuşmaya. Çok kültürlüler, İskandinavlar gerçekten çok farklı bir milliyet. Gerçekten özel bi tarafları var.
Herkes trafik kurallarına riayet ediyor. Arkadaşım söyledi, kırmızı ışıkta geçince ehliyeti alıyorlarmış. Tekrardan ehliyet almak lazımmış. Sebebi de bu adam bu kadar basit bi kuralı nasıl bilmez, demek ki öğrenememiş, yeniden gitsin, tekrar ehliyet alsın diyorlarmış. Kimse üstünüze sürmüyor yani.
Hava inanılmaz değişken. Beş dakikada dönüyor. Dört mevsim gördüğünüz gün oluyor. Yağmurlu, bulutlu, güneşli... Dönüp duruyor hava. Gulf Stream sayesinde ılıman bir iklimi var. Aynı hizada Sibirya var, karasal iklim sebebiyle -35/-40 derece orada. Danimarka kış ortalaması 0 derece.
Çalışma hayatı çok garip burada. Aylık ücret yok. Saatlik ücret esasına göre çalışıyorsunuz. Kaç saat çalışırsanız o kadar para alıyorsunuz. Ortalama çalışma saatlerinde asgari ücret 12000 kron civarı. Yani 1630 euro civarı. Baya yüksek yani. Ama bayağı da pahalı hayat. He, para biriktiricem diyorsan ayda konaklama hariç 1000 krona da yaşarsın burada. Sosyal bir hayat yaşamazsın ama deli para koyarsın kenara. 6000 krona hem orta karar bir sosyal hayat yaşayıp aynı zamanda para biriktirmeye de imkan bulabilirsiniz. Benzin 11,25 kron litresi. Adamların asgari ücreti ile alabildiği benzin litresi Türkiyedekinin 4 katı.
En pahalı şey burada konut. Çünkü toprak çok değerli. Düşünsene yaşamak ucuz, bir şekilde ev alma imkanın var. Aylık 3000-4000 kron kredi ile ev alıp hayatını da idama ettirebiliyorsun. 10 sene ödesen ne olur, asgari ücretin dörtte birisi ile ev alma imkanın var. Bizim ülkemizdeki gibi evlerin hayalini kurmayın ama. Ufak evler. 70-80 m2 ortalama üstü bir ev oluyor. Yaşayacak kadar işte. Çünkü sosyal olmayı tercih ediyor insanlar. Evin amacı dinlenmek sadece.
99 kron'a 10 saat uluslararası arama, sınırsız Danimarka içi arama, 35gb internet. 50 lira falan yapıyor. Bu arada metro, tren, otobüs her yerde ücretsiz wifi var. Danimarkalılar inanılmaz bağımlı internete.
Dört günde bu kadar gözlem yapabildim. Cumartesi evraklarımı doldurdum. Yarın, yani salı günü iş başı yapıyorum. 1.5 ay içinde sarı kartım gelecek. Sarı kart dediğimiz oturma ve çalışma izni olanlara belge niyetine verilen bi kart. Ondan sonra Danca kursuna başlayacağım. Çok zor bir dil ama elimden geleni yapacağım. Konuşmayı öğrenmiş bi arkadaş var. Belki bu ülkede en büyük katkı bana "navite speaker" olarak İngilizce bilgisine sahip olmak ve Danca öğrenmek olabilir. Bakalım bakalım.
Yapacağım iş biraz zor, çok yoğun çalışacağım yani. Duygusal birisi olarak elimden geleni yapıp tutunmaya çalışacağım burada. Sevdiklerimden uzak yaşamaya alışık değilim zira. Allah yardımcım olsun, utandırmasın.
Şimdilik bu kadar günlük, take care!
Köprüden önceki son çıkış
Nereden başlasam ki acaba? Hıh, buldum;
Buraya noktaya nasıl geldim?
87 yılında Bulgaristan'da doğdum ben. 5 yaşında Türkiye'ye geldim. Yani 25 senedir bu ülkeyi çekiyorum. Daha doğrusu 25 senedir çekiyormuşum, belki son 5 senedir bunun farkındayım. Bulgaristan'dan geldiğimizde sıfırdan hayat kurmuştuk. Bok gibi bir çocukluk geçirdim bu sebepten. Şimdi tekrar sıfırdan bir hata kurmanın eşiğindeyim. Geri dönmek için çok geç artık, gerçi geri dönmeyi düşünen de yok.
Bu noktaya nasıl geldim?
Turizm mezunuyum ben. Bu ülkede kimse yeteneklerine göre değerlendirip en doğru mesleğe yönlendirilmez. Ben de onlardan biriyim işte. Üniversite bitince çoktan kafama koymuştum turizmde hayatıma devam etmemeye. Sebepleri çok ayrı bir yazı konusu. Ama geçerli sebeplerim olduğunu turizm mezunu birçok arkadaşımın mesleği bırakmasından anlayabiliyorum.
Askerden 17.05.11 tarihinde geldim. O zaman başladı işte hayat benim için. Birçok iş başvurusunda bulundum. Ve 3 senede 6 iş değiştirdim. Öyle saçma sapan şirketler de değildi çalıştığım işletmeler. Ama bir süre çalışıp eski personellerin durumunu görünce gelecekte pek de bir bok olmayacağını anlamamak için gerçekten zeka bakımından eksik birisi yahut ileri görüşü kıt bir insan olmak lazım. İkisi de olmadığım için her 6 ayda bir iş değiştirmiş birisi oldum. Ama bu ülkeye inancımı korumaya devam ettim bir şekilde. Nedeni aslında tamamen duygusal. Hayır, maddi bir yönü yok bu duygusallığın. Sevdiklerimle geçirmek istiyordum hayatımı ve bu ülkede kalmaya devam ettim. Ama ne zaman ki 15 Temmuz olayı vuku buldu, işte o zaman manevi yönden çöktüm ben. Şimdi biliyorum ki bu ülke son sürat duvara toslamaya yaklaşan bir arabadan faksız. Arabayı biz kullanmıyoruz, sadece yolcular biziz. Ve şoför bir şekilde kendini kurtaracak, olan bize olacak. O gün aklımda gitmek diye bir fikir belirdi. Ve işte buradayım. Bu süre zarfında 3 senedir Danimarka'da ikamet eden kuzenimle konuştum. İş ayarladım. Bulgaristan'a gidip kimlik ve pasaport işlemlerimi hallettim. Sevdiğim insanlarla vedalaştım. Ve bundan 7 gün sonra, önümüzdeki hafta cuma sabahı uçakla Danimarka'ya gidiyorum.
Garip bir hissiyat bu. Hayatımdaki aldığım en radikal karar belki. Kalmak kolaydır. Aslında sigara içmek gibidir kalmak. Yavaş yavaş zehirlenirsiniz ama kötü haberi duyana kadar pek farkında değilsinizdir durumun. Ayda 1400 liranızı alır, bir şekilde geçinmeye çalışır, sosyallik namına ne varsa hayatından çıkarırsınız. Ama rahatsınızdır. Yemeğiniz pişer evde, odanız temizlenir. Çamaşırınız yıkanıp ütülenir. Nazınızı çekecek insanlar vardır etrafınızda. Hasta olunca ilgilenecek birileri vardır. Ama gidince yalnızsınızdır. Hasta olma lüksünüz yoktur. Özellikle ilk bir sene çok sancılı geçer. Derdinizi dinleyen birisini çok zor bulursunuz.
Ama bunun yanında insan gibi muamele görürsünüz. İnsanlar size "insan" olduğunuzu hissettirir. Doğru düzgün para kazanır, kaliteli yemekler yersiniz. Sizi tanımayan insanların gülümsemesine alışırsınız. İki parça olmak gibidir bu gitmek. Bir taraftan sevdiğiniz insanları özlerken diğer taraftan yeni tanıdığınız insanları seversiniz. Bir taraftan mutlu diğer taraftan inanılmaz mutsuzsunuzdur. Gittiğiniz ülkede de vergi ödersiniz ama bunun geri dönüşünü görmek çok garip gelir size. Mesela senelik izin direk 1 aydır. Senelik izne çıkarken bir aylık maaşınızın biraz fazlasını tatil harçlığı olarak size verir devlet. (avans değil, direk ekstra para olarak) Gecenin her saati toplu ulaşım aracı bulabilirsiniz. Bisiklet sürerken yanınızdan başbakanın bisikletle makamına gittiğini görebilirsiniz. Senenin üçte birini yağmurlu geçiren bir ülkede hiçbir zaman sel basmadığına şahit olabilirsiniz. Beş kuruş para ödemeden sağlık hizmeti alabilirsiniz. Başı şeylerin ülkenizdeki fiyatlarda, bazı şeylerin çok daha pahalı olduğunu görürsünüz ama insan hayatı asla ucuz değildir. Dersiniz ki boşuna bu ülkedeki insanlar dünyanın en mutlu insanlarından değil. Artısı eksisi vardır elbette ama Türkiye gibi inanılmaz imkanlara sahip, cennet gibi bir ülkede cehennemi yaşadıktan sonra bu ülkenin nasıl bu kadar düzenli olduğunu çok fazla düşünmemek en çok çaba sarf ettiğiniz şeydir. Çünkü düşündükçe acı gerçekler tekrar tekrar yüzünüze çarpacaktır. Toplanan vergilerin vatandaşları için harcandığı bir ülkede refah kaçılmaz sonuçtur. Ama bizim ülkemizde toplanan vergiler ülkeyi yönetenlerin refahı ve çevresindekilerin cüzdanlarını doldurmak için harcandığı gerçeğini tekrar tekrar kendi yüzünüze vurmak, işte yıpratıcı olan budur.
Haftaya cuma sabahı gidiyorum bu ülkeden. Bir kucak dolusu canım gibi sevdiğim insanı arkamda bırakıyorum. Sanırım duygusal kişiliğimin bana en ağır geleceği tecrübe bu olacak. Ama şuan kendime bile faydam yokken sevdiklerime de yarar sağlayamam. Önce maddi-manevi kendimi toparlamam lazım. Sonrasını zaman gösterecek.
Ama söyler misin, sevdiklerinin hayatını, iyi olup olmadıklarını düşünürken insan nasıl mutlu olabilir?
Düşün ki evlenmişsin, eşin beş dakika geç kalsa başına bi şey mi geldi diye merak etmekten yaşayamıyorsun. Çocuğun tacize uğradı mı diye düşünmekten delirecek gibi olmuşsun. Rezil eğitim sisteminde hayattan soğumasına, ufacık bir insanken depresyonla tanışmasına şahit olacaksın. Askere gidince daha hayatının baharında yitip giden gençlerden olması korkusu ile büyüteceksin onu. Üç kuruş maaş ile hiçbir zaman ihtiyacı kadar olmayan imkanlar sağlamaya çalışacaksın. Günün bir saatinde çıkıp gecenin bir saatinde gelecek ve asla bir aile babası olamayacaksın.
Söyler misin bana, bu ülkede yaşıyor muyuz yoksa idare mi ediyoruz? Tek bir yaşama hakkımız olan bu dünyada bu şekilde yaşamak için kime nasıl bir kötülük etmiş olabiliriz?
Türkiye, seni çok seviyorum ama seni yönetenleri ve içinde yaşayan üçte ikisi hiçbir işe yaramayacak kadar cahil olan topluluğu sevmiyorum. Kendi gibi olmayanlara kötü davranan bu cahil güruhtan nefret ediyorum. Hayatında kitabın, kültürün, sanatın yeri olmayan, din ile kafayı bozmuş yobaz sürüsünü hiç sevmiyorum. Bu kadar sömürülmesine rağmen isyan etmeyen, sesini çıkarmayan, sadece kendi canı yanınca isyan etmeyi akıl edebilen bu bencil koyun sürüsünü sevmiyorum. Her vatan içindeki yaşayan insanlar kadar değerliyse şayet, kusura bakma Türkiye, ben artık seni de sevmiyorum.
Son bir hafta, sonra hoşçakal...
Buraya noktaya nasıl geldim?
87 yılında Bulgaristan'da doğdum ben. 5 yaşında Türkiye'ye geldim. Yani 25 senedir bu ülkeyi çekiyorum. Daha doğrusu 25 senedir çekiyormuşum, belki son 5 senedir bunun farkındayım. Bulgaristan'dan geldiğimizde sıfırdan hayat kurmuştuk. Bok gibi bir çocukluk geçirdim bu sebepten. Şimdi tekrar sıfırdan bir hata kurmanın eşiğindeyim. Geri dönmek için çok geç artık, gerçi geri dönmeyi düşünen de yok.
Bu noktaya nasıl geldim?
Turizm mezunuyum ben. Bu ülkede kimse yeteneklerine göre değerlendirip en doğru mesleğe yönlendirilmez. Ben de onlardan biriyim işte. Üniversite bitince çoktan kafama koymuştum turizmde hayatıma devam etmemeye. Sebepleri çok ayrı bir yazı konusu. Ama geçerli sebeplerim olduğunu turizm mezunu birçok arkadaşımın mesleği bırakmasından anlayabiliyorum.
Askerden 17.05.11 tarihinde geldim. O zaman başladı işte hayat benim için. Birçok iş başvurusunda bulundum. Ve 3 senede 6 iş değiştirdim. Öyle saçma sapan şirketler de değildi çalıştığım işletmeler. Ama bir süre çalışıp eski personellerin durumunu görünce gelecekte pek de bir bok olmayacağını anlamamak için gerçekten zeka bakımından eksik birisi yahut ileri görüşü kıt bir insan olmak lazım. İkisi de olmadığım için her 6 ayda bir iş değiştirmiş birisi oldum. Ama bu ülkeye inancımı korumaya devam ettim bir şekilde. Nedeni aslında tamamen duygusal. Hayır, maddi bir yönü yok bu duygusallığın. Sevdiklerimle geçirmek istiyordum hayatımı ve bu ülkede kalmaya devam ettim. Ama ne zaman ki 15 Temmuz olayı vuku buldu, işte o zaman manevi yönden çöktüm ben. Şimdi biliyorum ki bu ülke son sürat duvara toslamaya yaklaşan bir arabadan faksız. Arabayı biz kullanmıyoruz, sadece yolcular biziz. Ve şoför bir şekilde kendini kurtaracak, olan bize olacak. O gün aklımda gitmek diye bir fikir belirdi. Ve işte buradayım. Bu süre zarfında 3 senedir Danimarka'da ikamet eden kuzenimle konuştum. İş ayarladım. Bulgaristan'a gidip kimlik ve pasaport işlemlerimi hallettim. Sevdiğim insanlarla vedalaştım. Ve bundan 7 gün sonra, önümüzdeki hafta cuma sabahı uçakla Danimarka'ya gidiyorum.
Garip bir hissiyat bu. Hayatımdaki aldığım en radikal karar belki. Kalmak kolaydır. Aslında sigara içmek gibidir kalmak. Yavaş yavaş zehirlenirsiniz ama kötü haberi duyana kadar pek farkında değilsinizdir durumun. Ayda 1400 liranızı alır, bir şekilde geçinmeye çalışır, sosyallik namına ne varsa hayatından çıkarırsınız. Ama rahatsınızdır. Yemeğiniz pişer evde, odanız temizlenir. Çamaşırınız yıkanıp ütülenir. Nazınızı çekecek insanlar vardır etrafınızda. Hasta olunca ilgilenecek birileri vardır. Ama gidince yalnızsınızdır. Hasta olma lüksünüz yoktur. Özellikle ilk bir sene çok sancılı geçer. Derdinizi dinleyen birisini çok zor bulursunuz.
Ama bunun yanında insan gibi muamele görürsünüz. İnsanlar size "insan" olduğunuzu hissettirir. Doğru düzgün para kazanır, kaliteli yemekler yersiniz. Sizi tanımayan insanların gülümsemesine alışırsınız. İki parça olmak gibidir bu gitmek. Bir taraftan sevdiğiniz insanları özlerken diğer taraftan yeni tanıdığınız insanları seversiniz. Bir taraftan mutlu diğer taraftan inanılmaz mutsuzsunuzdur. Gittiğiniz ülkede de vergi ödersiniz ama bunun geri dönüşünü görmek çok garip gelir size. Mesela senelik izin direk 1 aydır. Senelik izne çıkarken bir aylık maaşınızın biraz fazlasını tatil harçlığı olarak size verir devlet. (avans değil, direk ekstra para olarak) Gecenin her saati toplu ulaşım aracı bulabilirsiniz. Bisiklet sürerken yanınızdan başbakanın bisikletle makamına gittiğini görebilirsiniz. Senenin üçte birini yağmurlu geçiren bir ülkede hiçbir zaman sel basmadığına şahit olabilirsiniz. Beş kuruş para ödemeden sağlık hizmeti alabilirsiniz. Başı şeylerin ülkenizdeki fiyatlarda, bazı şeylerin çok daha pahalı olduğunu görürsünüz ama insan hayatı asla ucuz değildir. Dersiniz ki boşuna bu ülkedeki insanlar dünyanın en mutlu insanlarından değil. Artısı eksisi vardır elbette ama Türkiye gibi inanılmaz imkanlara sahip, cennet gibi bir ülkede cehennemi yaşadıktan sonra bu ülkenin nasıl bu kadar düzenli olduğunu çok fazla düşünmemek en çok çaba sarf ettiğiniz şeydir. Çünkü düşündükçe acı gerçekler tekrar tekrar yüzünüze çarpacaktır. Toplanan vergilerin vatandaşları için harcandığı bir ülkede refah kaçılmaz sonuçtur. Ama bizim ülkemizde toplanan vergiler ülkeyi yönetenlerin refahı ve çevresindekilerin cüzdanlarını doldurmak için harcandığı gerçeğini tekrar tekrar kendi yüzünüze vurmak, işte yıpratıcı olan budur.
Haftaya cuma sabahı gidiyorum bu ülkeden. Bir kucak dolusu canım gibi sevdiğim insanı arkamda bırakıyorum. Sanırım duygusal kişiliğimin bana en ağır geleceği tecrübe bu olacak. Ama şuan kendime bile faydam yokken sevdiklerime de yarar sağlayamam. Önce maddi-manevi kendimi toparlamam lazım. Sonrasını zaman gösterecek.
Ama söyler misin, sevdiklerinin hayatını, iyi olup olmadıklarını düşünürken insan nasıl mutlu olabilir?
Düşün ki evlenmişsin, eşin beş dakika geç kalsa başına bi şey mi geldi diye merak etmekten yaşayamıyorsun. Çocuğun tacize uğradı mı diye düşünmekten delirecek gibi olmuşsun. Rezil eğitim sisteminde hayattan soğumasına, ufacık bir insanken depresyonla tanışmasına şahit olacaksın. Askere gidince daha hayatının baharında yitip giden gençlerden olması korkusu ile büyüteceksin onu. Üç kuruş maaş ile hiçbir zaman ihtiyacı kadar olmayan imkanlar sağlamaya çalışacaksın. Günün bir saatinde çıkıp gecenin bir saatinde gelecek ve asla bir aile babası olamayacaksın.
Söyler misin bana, bu ülkede yaşıyor muyuz yoksa idare mi ediyoruz? Tek bir yaşama hakkımız olan bu dünyada bu şekilde yaşamak için kime nasıl bir kötülük etmiş olabiliriz?
Türkiye, seni çok seviyorum ama seni yönetenleri ve içinde yaşayan üçte ikisi hiçbir işe yaramayacak kadar cahil olan topluluğu sevmiyorum. Kendi gibi olmayanlara kötü davranan bu cahil güruhtan nefret ediyorum. Hayatında kitabın, kültürün, sanatın yeri olmayan, din ile kafayı bozmuş yobaz sürüsünü hiç sevmiyorum. Bu kadar sömürülmesine rağmen isyan etmeyen, sesini çıkarmayan, sadece kendi canı yanınca isyan etmeyi akıl edebilen bu bencil koyun sürüsünü sevmiyorum. Her vatan içindeki yaşayan insanlar kadar değerliyse şayet, kusura bakma Türkiye, ben artık seni de sevmiyorum.
Son bir hafta, sonra hoşçakal...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)