Söz verdiğim bir yazı vardı, geç oldu biraz ama sanırım bazı şeylerin tam zamanında olması lazım.
An itibarı ile 7 haftadır Londradayım. Öncelikle belirteyim ki bu yazı Londra'da gezilecek yerler, yenilecek yemekler, ünlü mekanlar vs. hakkında değildir. Bunun gibi yazıları birçok kişi yazmıştır zaten. Bu yazı Londra'ya yerleşmeyi planlayan kişiler için hazırlanmıştır. Yahut benim geçtiğimiz 7 hafta hakkında içimi dökmem de diyebiliriz.
Londra'ya 6 ağustos tarihinde geldim. Eski bir Pegasus Havayolları operasyon memuru olarak defalarca yolladığım uçağa birgün binmek de varmış kısmette. Neyse efendim, Stansted büyük bir havalimanı. İndiğiniz istasyon ile havalimanının ana binası arasında dlr ile seyehat ediyorsunuz. Dlr bildiğiniz metro, yalnız sürücüsü yok. Programlanmış bi şekilde gidiyor. Oha havalimanında tren mi olur demeyin sonra, oluyor. Ben dedim ondan biliyorum. Londraya gideceksiniz uçağınızın iniş saatinden 2 saat sonraya falan easybus isimli site üzerinden bilet almanızı öneririm. Havalimanı çok uzak şehir merkezine. İndiğiniz gibi alırsanız bileti 15 pound civarı bir fiyatı var. Yolculuktan 1-2 hafta önce internet üzerinden alırsanız 5 pounda çözersiniz işi. Tabi söylediğim Stn için geçerli.
Neyse, ben bileti direk Liverpool street'te inmek üzere almıştım. Kuzenim karşıladı beni orada. Havalimanında ve bu otobüslerde ücretsiz internet var. Haberleşmeniz gereken birisi varsa yardımcı olacaktır. Liverpool street en merkezi yerlerden birisi Londra'da. Mala bağladım geldiğim gibi. Beton yığını görmek hayal kırklığı yarattı biraz. Kuzenle pub'a oturup ilk biramı içtim. Maç çıkışıydı, ortam inanılmazdı.
Geldiğimde geçici olarak bi hostele yerleştim. Rezil bir tecrübeydi. Hostele haftalık 109 sterlin ödedim. Ufak bir odada üç kişi kaldık. Sağımda bir italyan solumda başka bir italyan eleman vardı. Birisinin muhabbeti sağlamdı, baya konuştuk. Sonra kuzenlerin kaldığı eve taşındım.
Kalacağınız yer konusunda önceden planlama yapın. İlk defa Londra'ya geliyorsanız ve iş bulana kadar idare etmeniz gerekiyorsa yanınıza alabildiğiniz kadar para alın.
Londra'da iki şeye çok para harcayacaksınız. Birincisi konaklama. Oda kiraları kaç kişi kaldığınız, evin niteliği ve en önemlisi şehir merkezine uzaklığına göre değişiyor. Şehir merkezinde oda tutmayı unutun önce. Dördüncü bölgede olursanız şanslısınız. Merkeze 1 saat ile 1 saat 30 dakika arasında bir zaman diliminde ulaşırsınız.
Londra'da ulaşım için bizdeki akbil benzeri bir kart kullanılıyor. Oyster bu kartın ismi. Bu karta para yüklüyorsunuz yahut haftalık-aylık yükleme yapıyorsunuz. Mesela ben 33 pounda 1. ve 2. bölge tren hattı, bunun yanında da sınırsız otobüs hakkı veren bir yükleme yapıyorum. Evim 4. bölgede. 2. bölgenin son istasyonuna kadar tube kullanıyorum. Tube çok duyacağınız bir tabir. Yeraltı metro hattına Tube deniliyor. Bundan önce de Dlr'ı söylemiştim. Bunlar dışında Overground var. Tube gibi ama yerüstünden gidiyor. En son da national rail var. Aklınızda olsun national rail sizin haftalık yahut aylık biletinizi kapsamaz. Para düşer, sonra şaşırmayın. Kartınız eksiye düşerse sıfıra çıkarmadan yeni yüklemenizi kabul etmiyor. Karta yeni haftalık abonelik yaptırmışsanız ve kartınız basmıyorsa hemen bakiye kontrolü yapın. Bir de kartın seri numarasının fotoğrafını çekin alır almaz. Farzı misal kayboldu kart ve siz aylık abonelik yaptırmıştınız. Yeniden kartı çıkarttırma şansınız var. Boru değil yüz küsur pound kaçabilir, dikkatli olmak lazım.
Konut demiştik. Kaldığınız yer, odada kaç kişi kaldığınız ve evin durumu etki ediyor demiştik. Ödeyeceğiniz minimum para ortalama 80 pound haftalık. Maksimum için bi sınır belirleyemiyorum maalesef. Minimum değerlerden gitsek bile ayda 240 pound barınma, 130 pound civarı da ulaşım ücretiniz olacak. Bundandır yanınıza alabildiğiniz kadar para alın demem. Ben 1150 sterlin ile gelmiştim. Kaldığınız yer sizden depozit de isteyecek, peşin birkaç haftalık kira da isteyecek. Hazırlıklı olun.
Gelelim en önemli mevzuya, iş.
Yazıyı okuyanlar arasında Avrupa Birliği üyesi bir ülkeye vatandaşlığı olan varsa bi şekilde piyango çıkmış gibi düşünsün kendini. Yapmanız gereken ilk şey(oyster almak ve ev bulmaktan sonra) national insurance number için rendevu almak olsun. Çok geçmeden ortalama 1-2 hafta sonrasına size randevu verecekler. Pasaportunuz vs yanınızda olsun. Sizi bi job center'a yönlendirecekler. Oraya randevu saatinde gidin, sakin olun. Dil konusunda asla kasmayın. Oraya ingilizce bilmeyen, yanında arkadaşı ile gidip görüşme sonrası ninu(national insurance number) alan insanlar gördü bu gözler. Neden orada olduğunuzu, daha önce ne işler yaptığınızı falan soracaklar. Görüşme 5 dakika falan sürüyor. Tabi bu Eu vatandaşı olduğunuz için. Ankara anlaşması ile gelen arkadaşım geçen görüşmeye gitti, 30 dakika sürmüş, saçma sapan bir sürü sorular varmış. Neyse, kızın ninu'ı geldi geçenlerde. Mutlu sonla bitti yani. İlk yapmanız gerekeni yaptınız mı? İkinci gerekli şey banka hesabı açtırmak. Ninu'ınız gelince gidin bankalara deneyin şansınızı. Ben Natwest'e gitmiştim, hemen açtılar.
İş konusuna gelince, diliniz varsa şayet girin iş arama sitelerine neyi görürseniz başvuru yapın. Ben geldiğim hafta görüşmeye gittim, sonraki hafta işe başladım. Şuan Marble Arch'ta Amba Hotel isimli bir otelde oda servisinde çalışıyorum. Yalnız iş seçme şansınız yok. Neden yok? Çünkü ödemeniz gereken faturalarınız var. Devamlı bir para girişi lazım. Bu sebepten bir Türkün yanında çalışmanız icap ederse de çalışın. İngiltere'de asgari ücret 7,5 pound/saatlik. Ama Türkün yanına giderseniz pek gönüllü olmayacaktır 7,5 pound vermeye. Ninu'ınız varsa mecbur resmi olarak asgari ücretten çalıştıracak. Ama yoksa saatlik 6 pounda kölelik yaptırır. Çalışacaksınız, mecbur. Bundan kurtulacağınız zaman da gelecek. Dişinizi sıkın, iş öğrenin, dilinizi geliştirin bu sıraca.
Gelelim sadece Türk vatandaşlığı varsa durumu. Arkadaşlar Ankara Anlaşması diye bi şey var biliyorsunuz. Ve İngiltere harici bu anlaşmayı sallayan yok. Bu konuda cidden büyük saygı duyuyorum İngiltereye. Gerçekten sözünün eri adamlar. Bir de bize muhtaçlar aslında. Sadece biz değil, ucuz iş gücüne muhtaçlar. Göçmenlerin İngiliz ekonomisine muazzam katkısı var. İngilizler zaten ayak işleri yapmaya pek istekli bir ulus değil. Ülkede genelde elit işleri İngilizler yapıyor, diğer işleri de bizler yapıyoruz. Londraya gelince pek şaşırmayın diye söyleyeyim, İngilizden çok diğer milliyetten insanlar görmeye hazır olun.
Ankara anlaşması demiştik, tam prosedürlerini bilmemekle birlikte İngiltere'de iş kurarmanıza ve vize almanıza izin veren bir anlaşma. Şimdi çok teferruatlı, meşakkatli gelecektir size. Öyle gerçekten. Ama güzel noktası işe yarıyor. Şuan kaldığım evde 6 kişi yaşıyoruz. Birisi ben, diğeri kuzenim. Bizim Bulgaristan vatandaşlığı var. Diğer dört arkadaş Ankara anlaşması ile burada. 22 yaşında bir çift var yanımızda. 1.5 senedir buradalar. İlk çok zorluk çekmişler ama şuan durumları çok iyi. Paranızı tutmayı bilirseniz ne yemenizden eksik kalırsınız ne giyiminizden ne teknolojiden ne eğlenceden. Yeter ki fuzuli masraf yapmayın. Gıda alışverişi hiç sorun yaratmayacak size. Hem ucuz hem de Türk ürünlerine ulaşmak çok sorun değil.
Son olarak Londra nasıl bir şehir?
İlk geldiğimde aklımdaki en bariz kelime "overrated" idi. Çünkü dünyadaki sağlam şehirleri sayarken hep ilk sıralarda sayarlardı Londra'yı. Hatta Ny ile kıyaslanan en bariz şehirdir Londra. Ulan Ny ne Londra ne derdim hep. Demeyin arkadaşlar, bi Oxford Street'te yürümeye bakar. Bi night buss ile eve dönerken ışıl ışıl parıldayan London Eye manzarasına bakar. Bi Greenwich Park'tan Canary Warf'ın tüm heybeti ile karşınızda yükselmesini gördüğünüz o ana bakar. Bi British Pub'da maç izlemenize bakar. Londra mükemmel bir şehir. Havası rezalet, evet. Asla güvenemezsiniz, evet. Ama gerçekten ruhu olan bir şehir. Tarihi doku ile modern doku inanılmaz harmanlanmış.
Peki neden Londra? Neden diğer Uk şehirleri değil? Manchester beş para etmez bence. Liverpool muazzam. Ama olayın koptuğu nokta iş imkanları arkadaşlar. Londra manyak imkanlara sahip bir yer. Gençken yaşanacak en güzel yer, yaşlanınca daha sakin bir yerde yaşanılabilir, evet. Ama Londradaki iş imkanlarını başka yerde bulmak çok zor. Geldiğim hafta işe başladım yahu. Şimdi işten ayrılsam 1 hafta geçmez işe başlarım yine.
Siz de yaşadığınız ülkeye ait hissetmiyorsanız kendinizi, en azından gelecekte pişman olmamak adına ne imkan varsa deneyin. Gerçekten deneyin. Kaybedecek bir şeyiniz yok. Olmazsa dönersiniz. Biraz paranız gider belki ama Londra'da bir süre yaşamak deneyimine feda edilir.
Sorusu olanlar çekinmesin. Elimden gelen yardımı yaparım. He bu arada, Londra'da olan da ses etsin. Bi bira içeriz.
27 Eylül 2017 Çarşamba
18 Eylül 2017 Pazartesi
Bir hayal kırıklığının üstüne kaç hayal kurulur? Londra mı daha soğuk Kophenag mı? Deniz böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?
Küçükken yaşanan olumsuzlukların bazıları bilinçaltında travma olarak kalır. Atlatması daha kolaydır ama o travmanın oluşturduğu korkuyu yenmek gerekir. Sıcak sobaya ilk dokunduğunuz ve elinizin yandığı zamanı düşünün. Elbette hatırlayamayacaksınızdır o dönemi ama o dönemki siz ile empati yapın sadece. Ne kadar süre tekrar sobaya dokunamadığınızı, sobaya dokunmak için gerekli şartların ne olması gerektiğini anlamaya çalıştığınızı düşünün. Sonunda tekrar sobaya dokunduğunuzu, hatta o sobayı doldurup yaktığınızı da hatırlayacaksınız.
Çocukluk travmaları, elbette ki çok büyük olup bilinçaltını komple yerle bir edenler hariç, çabuk atlatılır. Çünkü çocukluk algının en açık olduğu, yanlış olan şeyin devamlı düzeltilmeye çalışıldığı dönemdir. Büyüyünce durum biraz daha farklı.
Hayat yorucu bir keşmekeşten ibaret. Aslında oyundan farkı da yok.
Rpg'de(role playing game) sizden bir karakter olmanız ve onun gibi düşünmeniz, davranmanız istenir. Sonrasında size görevler verilir. Bunları yaptıkça yeni görevler alırsınız, bazen birkaç göreviniz birden olur. Karakteriniz gelişir, özellikleriniz artar. Rpg gerçek hayatın bazı unsurları ile oyuna simüle edilmiş halidir. Ama bu oyunlar ile gerçek hayat aslında farklı bir yönden daha benzeşir birbiri ile. Başka bir karakteri yönetmenin, onun gibi davranmanın esas olduğu bu oyunlarda gerçek hayatla benzeşen ana unsur görevlerdir. Bu noktada oyun gerçek hayata değil, gerçek hayat oyuna benzemeye başlar. Hayata geldiğinizden beri görevleriniz olur. Mesela ufak bir bebek için ilk görev gece uyumak, acıkınca ağlayıp mama istemektir. Sonra biraz büyür ve bir sonraki görevi alır, emeklemek. Sonra anne-baba demesi, yürümesi, yaramazlık etmemesi, okula gitmesi, ödevlerini yapması, düzgün bir okul kazanması ve o okulu bitirmesi, kadınsa düzgün bir iş bulması, erkekse askere gitmesi ve sonrasında düzgün bir iş bulması, evlenmesi, üremesi gibi uzunca bir görevler listesi eşlik eder. İşte bunlar hayat oyununun ana görevleridir. Bir de yan görevler vardır bu oyunlarda. Oyunun sonunu çok fazla etkilemez ama oyuna etkisi vardır. Örneğin benim yarın için görevim Londra iklimine uygun bir ceket almak. Almasam da yanımdaki ile idare ederim ama daha çok hasta olurum. Daha önemli görevim ise saat 15'de işte olmak. Orada da görevler verecekler tabi, 314 numaralı odaya bir kova buz götürmek gibi mesela. Yahut otelin 8. katındaki boş tepsileri toplamak gibi.
Oyunlarda görevlerin size verdiği bir experience point vardır karakterinizin gelişimi için. Gerçek hayatta bunu yaptığınız her görev sonrası aldığınız karşılık olarak düşünün. Kimi zaman paradır bu karşılık kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman minnet bildiren birkaç cümle. Oyunlarda bazı görevler sizin seviyenize göre basit gelir ve size xp vermez yahut hak ettiğinizin çok altında bir mükafat alırsınız. İşte Türkiye'de yaşadığım 25 yıl içinde hak ettiğim xp'yi alamadığım için yavaş yavaş görevleri yapmamaya başladım.
Daha ilkokulda çok fazla ders gördüğümüz, çok ödevimiz olduğu ve daha o zamandan saçma gelen şeyleri öğrendiğimize inandığım için liselere giriş sınavlarına adam gibi çalışmadım. Sonrasında devam etti bu durum, üniversite sınavına da adam gibi çalışmadım. Üniversite bitti defalarca iş değiştirdim, çünkü hak ettiğim xp'yi alamıyordum. Askere gittim ama ileride çocuğum olursa asla askere yollamayacağım. Çünkü askerde hak ettiğin xp'yi alamıyorsun. Gel zaman git zaman baktım ki yaşadığım ülke komple hak ettiğim xp'yi vermiyor, Bulgaristan vatandaşı olmanın getirdiği güzelliği kullanarak bu ülkeden gitmeye karar verdim.
Danimarka'ya gittim. 3 ay kadar bir süre orada yaşadım. Bir restoranında, ki Danimarka'da bir süre yaşamış her milletten insana sorsanız bileceği kadar meşhur 15 şubesi olan bir restoran bu, çalıştım. Danimarka tam anlamı ile hayal kırıklığıydı benim için. Şunu açıkça söyleyeyim, bizim ülkemizde nasıl ki görevinizi istediğiniz kadar iyi yapın hak ettiğiniz xp'yi alamıyorsunuz, yurt dışında bir Türk'ün yanında çalışınca da aynı durumu yaşıyorsunuz. Evet, genelleme yapacağım çünkü istisnalar olsa da genel durum bu. Danimarka'ya asla dönmemek üzere gitmiştim. İstemiyordum çünkü dönmek. Baştakini değiştirsen de bir şey fark etmeyecek çünkü bizim ülkemizde. Komple insanları değiştirmek lazım. Yarın kalkıp Türkiye'de 40 milyon insan kimsenin baskısı veya teşviki olmadan akşam saat 8 ile 9 arasında kitap okuması ne kadar olasıysa bizim ülkenin düzelmesi o kadar olası.
Neyse, Danimarka'ya gittim, sağlığımla ilgili sıkıntılar yaşayana kadar kaldım ve geri döndüm. Sanırım hayatımın en büyük hayal kırıklığını yaşadığım zamandır bu. 1 yaşında ütüye dokunup ellerimi yaktığım zaman ile o anki ben arasında geçen 28 sene harici hiçbir fark yoktur yaşanan duygular ve korku anlamında.
İşte daha yazının en başında bahsettiğim travma burada ortaya çıkıyor. Türkiye'de kalmak istemeyen ama başka yere gidip yeni bir hayata başlamak isterken aynı şeylere tekrar maruz kalmaktan deli gibi korkan bir ben. Danimarka bana travmanın dibini yaşatmıştı ve ben de artık bir çocuk değildim. Çıkış yollarını arayacak, öğrenmeye çalışacak gücüm yoktu. O an hangi ülkeye gitsem orası Danimarkaydı ve ben Türkiye'de kalmak istemiyordum. Ne var lan, gitmişsin olmamış işte, sonra da gelmişsin diyorsunuz değil mi? Öyle değil işte. Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur demiş yazar, işte kendi hayalimin kırıklıklarında ezildim ben. Oraya hangi duygular, hangi hayallerle gittiğimi anlamanız için bir süreliğine ben olmanız lazım, empati bile kesmez bu konuda.
Londra'ya gelişim tam olarak bu duygularla oldu. Birisi baya sıcak ötekisi belli olmayan iki sobadan birisine dokunmam gerekiyordu ve ben sobanın soğuk olduğuna emin olmadan dokundum. Peki Londra nasıl mı? Hani Kasımın bazı günleri vardır, güneşte dursanız yaz gölgeye geçseniz kış. Öyle bir rüzgar eser ki kemikleriniz titrer, çünkü siz kışa hazır değilsiniz, çünkü güneş sizi kandırıyor. İşte o Kasım ayında, kömür sobasını daha yeni kurmuşken akşam serinliğinde soğuğu biraz kırsın diye birkaç odun atarsınız ya hani, hani o odunlar yeni yeni yanmaya başlarken tatlı bir sıcaklık gelir ya sobadan, işte öyle bir sıcak Londra.
Dolmuşum sanırım biraz, sadece duygularımı yazmış bulundum. Bu hafta Londra ile ilgili 1 ayda neler öğrendim onları yazma planım var. Elbette yıllarca burada yaşamış insanlardan çok şey öğrenmişsinizdir ama benim yazacaklarım ne nerede yenir, neresi görülmeli tarzında değil, biraz daha şehrin ruhu ile ilgili, biraz daha burada hayatta kalmak ve sıfırdan hayata başlamakla ilgili.
Sabredip okuyan olduysa teşekkür ederim.
Çocukluk travmaları, elbette ki çok büyük olup bilinçaltını komple yerle bir edenler hariç, çabuk atlatılır. Çünkü çocukluk algının en açık olduğu, yanlış olan şeyin devamlı düzeltilmeye çalışıldığı dönemdir. Büyüyünce durum biraz daha farklı.
Hayat yorucu bir keşmekeşten ibaret. Aslında oyundan farkı da yok.
Rpg'de(role playing game) sizden bir karakter olmanız ve onun gibi düşünmeniz, davranmanız istenir. Sonrasında size görevler verilir. Bunları yaptıkça yeni görevler alırsınız, bazen birkaç göreviniz birden olur. Karakteriniz gelişir, özellikleriniz artar. Rpg gerçek hayatın bazı unsurları ile oyuna simüle edilmiş halidir. Ama bu oyunlar ile gerçek hayat aslında farklı bir yönden daha benzeşir birbiri ile. Başka bir karakteri yönetmenin, onun gibi davranmanın esas olduğu bu oyunlarda gerçek hayatla benzeşen ana unsur görevlerdir. Bu noktada oyun gerçek hayata değil, gerçek hayat oyuna benzemeye başlar. Hayata geldiğinizden beri görevleriniz olur. Mesela ufak bir bebek için ilk görev gece uyumak, acıkınca ağlayıp mama istemektir. Sonra biraz büyür ve bir sonraki görevi alır, emeklemek. Sonra anne-baba demesi, yürümesi, yaramazlık etmemesi, okula gitmesi, ödevlerini yapması, düzgün bir okul kazanması ve o okulu bitirmesi, kadınsa düzgün bir iş bulması, erkekse askere gitmesi ve sonrasında düzgün bir iş bulması, evlenmesi, üremesi gibi uzunca bir görevler listesi eşlik eder. İşte bunlar hayat oyununun ana görevleridir. Bir de yan görevler vardır bu oyunlarda. Oyunun sonunu çok fazla etkilemez ama oyuna etkisi vardır. Örneğin benim yarın için görevim Londra iklimine uygun bir ceket almak. Almasam da yanımdaki ile idare ederim ama daha çok hasta olurum. Daha önemli görevim ise saat 15'de işte olmak. Orada da görevler verecekler tabi, 314 numaralı odaya bir kova buz götürmek gibi mesela. Yahut otelin 8. katındaki boş tepsileri toplamak gibi.
Oyunlarda görevlerin size verdiği bir experience point vardır karakterinizin gelişimi için. Gerçek hayatta bunu yaptığınız her görev sonrası aldığınız karşılık olarak düşünün. Kimi zaman paradır bu karşılık kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman minnet bildiren birkaç cümle. Oyunlarda bazı görevler sizin seviyenize göre basit gelir ve size xp vermez yahut hak ettiğinizin çok altında bir mükafat alırsınız. İşte Türkiye'de yaşadığım 25 yıl içinde hak ettiğim xp'yi alamadığım için yavaş yavaş görevleri yapmamaya başladım.
Daha ilkokulda çok fazla ders gördüğümüz, çok ödevimiz olduğu ve daha o zamandan saçma gelen şeyleri öğrendiğimize inandığım için liselere giriş sınavlarına adam gibi çalışmadım. Sonrasında devam etti bu durum, üniversite sınavına da adam gibi çalışmadım. Üniversite bitti defalarca iş değiştirdim, çünkü hak ettiğim xp'yi alamıyordum. Askere gittim ama ileride çocuğum olursa asla askere yollamayacağım. Çünkü askerde hak ettiğin xp'yi alamıyorsun. Gel zaman git zaman baktım ki yaşadığım ülke komple hak ettiğim xp'yi vermiyor, Bulgaristan vatandaşı olmanın getirdiği güzelliği kullanarak bu ülkeden gitmeye karar verdim.
Danimarka'ya gittim. 3 ay kadar bir süre orada yaşadım. Bir restoranında, ki Danimarka'da bir süre yaşamış her milletten insana sorsanız bileceği kadar meşhur 15 şubesi olan bir restoran bu, çalıştım. Danimarka tam anlamı ile hayal kırıklığıydı benim için. Şunu açıkça söyleyeyim, bizim ülkemizde nasıl ki görevinizi istediğiniz kadar iyi yapın hak ettiğiniz xp'yi alamıyorsunuz, yurt dışında bir Türk'ün yanında çalışınca da aynı durumu yaşıyorsunuz. Evet, genelleme yapacağım çünkü istisnalar olsa da genel durum bu. Danimarka'ya asla dönmemek üzere gitmiştim. İstemiyordum çünkü dönmek. Baştakini değiştirsen de bir şey fark etmeyecek çünkü bizim ülkemizde. Komple insanları değiştirmek lazım. Yarın kalkıp Türkiye'de 40 milyon insan kimsenin baskısı veya teşviki olmadan akşam saat 8 ile 9 arasında kitap okuması ne kadar olasıysa bizim ülkenin düzelmesi o kadar olası.
Neyse, Danimarka'ya gittim, sağlığımla ilgili sıkıntılar yaşayana kadar kaldım ve geri döndüm. Sanırım hayatımın en büyük hayal kırıklığını yaşadığım zamandır bu. 1 yaşında ütüye dokunup ellerimi yaktığım zaman ile o anki ben arasında geçen 28 sene harici hiçbir fark yoktur yaşanan duygular ve korku anlamında.
İşte daha yazının en başında bahsettiğim travma burada ortaya çıkıyor. Türkiye'de kalmak istemeyen ama başka yere gidip yeni bir hayata başlamak isterken aynı şeylere tekrar maruz kalmaktan deli gibi korkan bir ben. Danimarka bana travmanın dibini yaşatmıştı ve ben de artık bir çocuk değildim. Çıkış yollarını arayacak, öğrenmeye çalışacak gücüm yoktu. O an hangi ülkeye gitsem orası Danimarkaydı ve ben Türkiye'de kalmak istemiyordum. Ne var lan, gitmişsin olmamış işte, sonra da gelmişsin diyorsunuz değil mi? Öyle değil işte. Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur demiş yazar, işte kendi hayalimin kırıklıklarında ezildim ben. Oraya hangi duygular, hangi hayallerle gittiğimi anlamanız için bir süreliğine ben olmanız lazım, empati bile kesmez bu konuda.
Londra'ya gelişim tam olarak bu duygularla oldu. Birisi baya sıcak ötekisi belli olmayan iki sobadan birisine dokunmam gerekiyordu ve ben sobanın soğuk olduğuna emin olmadan dokundum. Peki Londra nasıl mı? Hani Kasımın bazı günleri vardır, güneşte dursanız yaz gölgeye geçseniz kış. Öyle bir rüzgar eser ki kemikleriniz titrer, çünkü siz kışa hazır değilsiniz, çünkü güneş sizi kandırıyor. İşte o Kasım ayında, kömür sobasını daha yeni kurmuşken akşam serinliğinde soğuğu biraz kırsın diye birkaç odun atarsınız ya hani, hani o odunlar yeni yeni yanmaya başlarken tatlı bir sıcaklık gelir ya sobadan, işte öyle bir sıcak Londra.
Dolmuşum sanırım biraz, sadece duygularımı yazmış bulundum. Bu hafta Londra ile ilgili 1 ayda neler öğrendim onları yazma planım var. Elbette yıllarca burada yaşamış insanlardan çok şey öğrenmişsinizdir ama benim yazacaklarım ne nerede yenir, neresi görülmeli tarzında değil, biraz daha şehrin ruhu ile ilgili, biraz daha burada hayatta kalmak ve sıfırdan hayata başlamakla ilgili.
Sabredip okuyan olduysa teşekkür ederim.
12 Eylül 2017 Salı
Yaşamak için çalışmak ve çalışmak için yaşamak.
Hayatımın üç aylık bir döneni Danimarka'da yaşadım. Pek hoş bir tecrübe değildi ama hayatımız acı tecrübeler yumağı zaten.
Orada bulunduğum dönemde çalıştığım yerdeki arkadaş grubu arasında bir konuda iki farklı fikir çıktı ortada. Birisi biz Türkler ile Danimarkalılar arasındaki farkı tanımlamak için "onlar yaşamak için çalışıyor, biz çalışmak için yaşıyoruz" demişti. Buna katılanlar oldu bir de karşı çıkanlar ve bu fikri saçma bulanlar. Sığ fikirlere sahip yahut Türkiye'de yeterince ezilmemiş herkes bu fikre karşı çıkabilir. Ama ülkemizde yaşayıp Danların hayata bakışını gören kimse şayet yeterli zeka düzeyine sahipse buna karşı çıkamaz.
Olayı mantığa oturtmak açısından biraz Danların yaşam biçiminden bahsetmek lazım.
18 yaşını geçen her birey yuvadan uçan kuşlar misali ailesinden ayrılır. İş bulur yahut okumaya başlar. Büyük çoğunluğu ise ikisini birden yapar. Danimarka'da saatlik ücret 109 kron. Bu paraya çalışan göçmenler dışında pek kimse görmedim ben. Ama normal çalışma standartlarını göz önüne alırsanız bir Dan en düşük 12bin kron alır. Oda kirasına vereceği para kaldığı lokasyona ve odaya bağlı olarak 2000-4000 arası bir meblağ tutacaktır. Gıda-ulaşım gibi giderler çok pahalı değil. Eğlence ise çok ucuz.
Cuma ve cumartesi geceleri Danların eğlence zamanlarıdır, sokaklarda bolca sarhoş Dan görebilirsiniz. Eğlence imkanlarını asla kaçırmazlar. En kral eğlencenin bedeli maksimum 5yüz Kron tutar. Bokunu çıkarırsanız bin Kron ödersiniz. Roskilde gibi bir yerde ben daha fazlasına rastlamadım. Benim gibi oraya yerleşmek için gidenler yahut sadece çalışıp para kazanmak amacıyla gidenler de dışarı çıkarlar arada ama arada. Ayda bir kere belki, çok eğlence düşkünüyse iki defa. Bundan fazlası istese de olmaz zira it gibi çalışıyordur. Daha önce bahsetmiştim, çalıştığım kafenin mutfağındaki bütün personel Türktü, servistekilerin büyük çoğunluğu da Dan. Çünkü bir Dan'ı o paraya, o kadar ağır işte, o kadar uzun saatler çalıştıramazsınız. İmkansız. Çünkü kendilerinin ne kadar kıymetli olduğunu biliyor bu insanlar. Çünkü kazanacakları para karşılığında takas etmek istedikleri tek şey emekleri, bizler gibi sağlıkları değil. Zaten ileri yaştaki Danları görünce bunu anlıyorsunuz. Bizler 60 yaşında oturup kalkarken bile bir zorluk yaşarken 80-85 yaşındaki Danlar festivallerde dans ediyor, her gün bisiklete biniyor. Ay sonunun son birkaç gününe sadece yemek yiyecek parası kalan ama bunu bir gram dert etmeyen Danlar gördüm.
Bir de bize bakalım. Tasarruf etmek denilen olay sanırım bizde genetik. Aldığımız maaş üzerinden devamlı masraf kalemlerini hesaplayıp kenara ne kadar para ayırabileceğimiz konusunda beyin fırtınası yaparak geçiriyoruz zamanımızın bir kısmını. Nasıl olmasın ki? Devamlı bir güvensizlik hakim üstümüzde. Ne devletimize ne işimize ne çevremize güvenebiliyoruz. Hadi bunları geçelim, para biriktirmeden bir şey sahibi olma imkanımız yok.
Biz bugün çalışıp yaşanacağı belli olmayan bir geleceğe hazırlanırken diğer insanlar hayatlarını yaşıyor.
Bu konuya muhalefet edenlerden birisi de Danimarka'da doğup büyümüş bir Türk kızıydı. İtiraz etmesi gayet doğal çünkü farkında olmasa bile hayatını yaşıyordu. Hayallerini satın almak basitti. Bizim için hayal olan eylemler/eşyalar onlar için normal olduğu için yaşamak için çalışıyor olmamız ona saçma geliyordu ve inkar ediyordu bunu. Bu kız ayda 13bin Kron civarı para kazanıyor. Kullandığı telefon iphone 7+. Fiyatı 6bin Kron, maaşının yarısı kabaca. Türkiye'de çalışan ve bu telefonu almak isteyen birisi bu gayeye ulaşmak için 3 ayını satarken bu kızımız bi maaşının yarısı ile rahatlıkla bunu alabiliyor. Kendimi ne kasıcam derse de ayda 300 Kron hattına ödeme yaparak telefonu alabiliyor. Ayda 7bin tl maaş alan birisine 150 lira vermek ne kadar koyarsa bu kızımıza da bu para o kadar koyuyor işte. Biz basit bir tatil planı için bile kendimizi yırtarken, 1 haftalık tatilin parasını 1 sene boyunca biriktirirken bu kızımız devletten aldığı tatil parası ile yurt dışında kraliçe gibi tatil yapıyor. Devletten aldığı tatil parasını yese bile bir aylık maaşın yarısı ile yine gider 1 hafta İtalya'da takılır.
Çok uzattım, çalışmak için yaşayıp sağlığımız ile parayı takas ediyoruz. Genç yaşta ölmesek bile hayatımızın son demlerini sağlıksız bir biçimde kalitesiz bir şekilde yaşıyoruz. Zaten gençliğimiz de çalışarak geçtiği için pek bi bok yaşamadan bu dünyadan göçüp gidiyoruz. Danimarkadayken de buna isyan ettim, Türkiye'de de çok isyan ettim. Hep göze batan taraf oldum bu sebepten. Çünkü adamlara bizi köle olarak kabul etmiş. Peki ne zaman gerçekten köle olursunuz biliyor musunuz? Köle olmayı kabul ettiğinizde. Benim gibi isyan eden üç-beş kişi de sistemin içinde eriyip gidiyor. Çünkü bir topluluğun hakkını o topluluğun yarısından azı savunursa o savunma pek bir işe yaramaz.
Uzun süredir yazamadım, hayatıma Londra'da devam ediyorum. Yakında Londra ile ilgili yazı hazırlayacağım. Sorusu olan varsa Londra ve Danimarka hakkında elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım.
Peace.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)