Küçükken yaşanan olumsuzlukların bazıları bilinçaltında travma olarak kalır. Atlatması daha kolaydır ama o travmanın oluşturduğu korkuyu yenmek gerekir. Sıcak sobaya ilk dokunduğunuz ve elinizin yandığı zamanı düşünün. Elbette hatırlayamayacaksınızdır o dönemi ama o dönemki siz ile empati yapın sadece. Ne kadar süre tekrar sobaya dokunamadığınızı, sobaya dokunmak için gerekli şartların ne olması gerektiğini anlamaya çalıştığınızı düşünün. Sonunda tekrar sobaya dokunduğunuzu, hatta o sobayı doldurup yaktığınızı da hatırlayacaksınız.
Çocukluk travmaları, elbette ki çok büyük olup bilinçaltını komple yerle bir edenler hariç, çabuk atlatılır. Çünkü çocukluk algının en açık olduğu, yanlış olan şeyin devamlı düzeltilmeye çalışıldığı dönemdir. Büyüyünce durum biraz daha farklı.
Hayat yorucu bir keşmekeşten ibaret. Aslında oyundan farkı da yok.
Rpg'de(role playing game) sizden bir karakter olmanız ve onun gibi düşünmeniz, davranmanız istenir. Sonrasında size görevler verilir. Bunları yaptıkça yeni görevler alırsınız, bazen birkaç göreviniz birden olur. Karakteriniz gelişir, özellikleriniz artar. Rpg gerçek hayatın bazı unsurları ile oyuna simüle edilmiş halidir. Ama bu oyunlar ile gerçek hayat aslında farklı bir yönden daha benzeşir birbiri ile. Başka bir karakteri yönetmenin, onun gibi davranmanın esas olduğu bu oyunlarda gerçek hayatla benzeşen ana unsur görevlerdir. Bu noktada oyun gerçek hayata değil, gerçek hayat oyuna benzemeye başlar. Hayata geldiğinizden beri görevleriniz olur. Mesela ufak bir bebek için ilk görev gece uyumak, acıkınca ağlayıp mama istemektir. Sonra biraz büyür ve bir sonraki görevi alır, emeklemek. Sonra anne-baba demesi, yürümesi, yaramazlık etmemesi, okula gitmesi, ödevlerini yapması, düzgün bir okul kazanması ve o okulu bitirmesi, kadınsa düzgün bir iş bulması, erkekse askere gitmesi ve sonrasında düzgün bir iş bulması, evlenmesi, üremesi gibi uzunca bir görevler listesi eşlik eder. İşte bunlar hayat oyununun ana görevleridir. Bir de yan görevler vardır bu oyunlarda. Oyunun sonunu çok fazla etkilemez ama oyuna etkisi vardır. Örneğin benim yarın için görevim Londra iklimine uygun bir ceket almak. Almasam da yanımdaki ile idare ederim ama daha çok hasta olurum. Daha önemli görevim ise saat 15'de işte olmak. Orada da görevler verecekler tabi, 314 numaralı odaya bir kova buz götürmek gibi mesela. Yahut otelin 8. katındaki boş tepsileri toplamak gibi.
Oyunlarda görevlerin size verdiği bir experience point vardır karakterinizin gelişimi için. Gerçek hayatta bunu yaptığınız her görev sonrası aldığınız karşılık olarak düşünün. Kimi zaman paradır bu karşılık kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman minnet bildiren birkaç cümle. Oyunlarda bazı görevler sizin seviyenize göre basit gelir ve size xp vermez yahut hak ettiğinizin çok altında bir mükafat alırsınız. İşte Türkiye'de yaşadığım 25 yıl içinde hak ettiğim xp'yi alamadığım için yavaş yavaş görevleri yapmamaya başladım.
Daha ilkokulda çok fazla ders gördüğümüz, çok ödevimiz olduğu ve daha o zamandan saçma gelen şeyleri öğrendiğimize inandığım için liselere giriş sınavlarına adam gibi çalışmadım. Sonrasında devam etti bu durum, üniversite sınavına da adam gibi çalışmadım. Üniversite bitti defalarca iş değiştirdim, çünkü hak ettiğim xp'yi alamıyordum. Askere gittim ama ileride çocuğum olursa asla askere yollamayacağım. Çünkü askerde hak ettiğin xp'yi alamıyorsun. Gel zaman git zaman baktım ki yaşadığım ülke komple hak ettiğim xp'yi vermiyor, Bulgaristan vatandaşı olmanın getirdiği güzelliği kullanarak bu ülkeden gitmeye karar verdim.
Danimarka'ya gittim. 3 ay kadar bir süre orada yaşadım. Bir restoranında, ki Danimarka'da bir süre yaşamış her milletten insana sorsanız bileceği kadar meşhur 15 şubesi olan bir restoran bu, çalıştım. Danimarka tam anlamı ile hayal kırıklığıydı benim için. Şunu açıkça söyleyeyim, bizim ülkemizde nasıl ki görevinizi istediğiniz kadar iyi yapın hak ettiğiniz xp'yi alamıyorsunuz, yurt dışında bir Türk'ün yanında çalışınca da aynı durumu yaşıyorsunuz. Evet, genelleme yapacağım çünkü istisnalar olsa da genel durum bu. Danimarka'ya asla dönmemek üzere gitmiştim. İstemiyordum çünkü dönmek. Baştakini değiştirsen de bir şey fark etmeyecek çünkü bizim ülkemizde. Komple insanları değiştirmek lazım. Yarın kalkıp Türkiye'de 40 milyon insan kimsenin baskısı veya teşviki olmadan akşam saat 8 ile 9 arasında kitap okuması ne kadar olasıysa bizim ülkenin düzelmesi o kadar olası.
Neyse, Danimarka'ya gittim, sağlığımla ilgili sıkıntılar yaşayana kadar kaldım ve geri döndüm. Sanırım hayatımın en büyük hayal kırıklığını yaşadığım zamandır bu. 1 yaşında ütüye dokunup ellerimi yaktığım zaman ile o anki ben arasında geçen 28 sene harici hiçbir fark yoktur yaşanan duygular ve korku anlamında.
İşte daha yazının en başında bahsettiğim travma burada ortaya çıkıyor. Türkiye'de kalmak istemeyen ama başka yere gidip yeni bir hayata başlamak isterken aynı şeylere tekrar maruz kalmaktan deli gibi korkan bir ben. Danimarka bana travmanın dibini yaşatmıştı ve ben de artık bir çocuk değildim. Çıkış yollarını arayacak, öğrenmeye çalışacak gücüm yoktu. O an hangi ülkeye gitsem orası Danimarkaydı ve ben Türkiye'de kalmak istemiyordum. Ne var lan, gitmişsin olmamış işte, sonra da gelmişsin diyorsunuz değil mi? Öyle değil işte. Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur demiş yazar, işte kendi hayalimin kırıklıklarında ezildim ben. Oraya hangi duygular, hangi hayallerle gittiğimi anlamanız için bir süreliğine ben olmanız lazım, empati bile kesmez bu konuda.
Londra'ya gelişim tam olarak bu duygularla oldu. Birisi baya sıcak ötekisi belli olmayan iki sobadan birisine dokunmam gerekiyordu ve ben sobanın soğuk olduğuna emin olmadan dokundum. Peki Londra nasıl mı? Hani Kasımın bazı günleri vardır, güneşte dursanız yaz gölgeye geçseniz kış. Öyle bir rüzgar eser ki kemikleriniz titrer, çünkü siz kışa hazır değilsiniz, çünkü güneş sizi kandırıyor. İşte o Kasım ayında, kömür sobasını daha yeni kurmuşken akşam serinliğinde soğuğu biraz kırsın diye birkaç odun atarsınız ya hani, hani o odunlar yeni yeni yanmaya başlarken tatlı bir sıcaklık gelir ya sobadan, işte öyle bir sıcak Londra.
Dolmuşum sanırım biraz, sadece duygularımı yazmış bulundum. Bu hafta Londra ile ilgili 1 ayda neler öğrendim onları yazma planım var. Elbette yıllarca burada yaşamış insanlardan çok şey öğrenmişsinizdir ama benim yazacaklarım ne nerede yenir, neresi görülmeli tarzında değil, biraz daha şehrin ruhu ile ilgili, biraz daha burada hayatta kalmak ve sıfırdan hayata başlamakla ilgili.
Sabredip okuyan olduysa teşekkür ederim.
danimarkada tatil için ucuz maliyet için başladım bloğuna ulaştım..tüm yazılarınıda okudum..arkadaş çok dertlisin ama biliyor musun en azından denemişsin deneyecek fırsatların olmuş bence herkes zaten mutsuz herkes arayışta ama deneyemiyorsa daha acı ulaşamamak daha beter bir an olacak xp ye kavuşacağın yada hep elde ettiklerimizn xp olmadığnı düşünerek devam edeceğiz
YanıtlaSilCevabın ve nezaketin için çok teşekkür ederim. Denedim, başka bir yerde denemeye devam ediyorum
SilVe biliyor musun, bu sefer oluyor sanırım :)
Denemek ne güzel şey.3 yıldır çalışan bir iç mimar olarak diyorum ki önümüzdeki yaz evlendikten sonra bir şekilde kaçıcam.En azından deneyeceğim.Sana da Londra'daki hayatında tebrikler ve başarılar Deniz.
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim Ahmet. Dene dostum, en azından pişman olmazsın gelecekte. Çok sevdiğim, kardeşim gibi olan bir dostum doktorasını yapan bir peyzaj yüksek mimarı geçen sene 2bin lira maaşla çalışıp sanki ona lütufta bulunuluyormuş gibi davranılınca Türkiye'deki iş yaşamı hakkındaki bütün iyi niyetlerimi gömdüm. İnsani şartlarda yaşamak için gerekli parayı kazanmak Türkiye'de hayal. Nedenini ise insana verilen değeri görünce anlıyoruz zaten.
SilDilerim iyisi, güzeli olur senin için. En önemlisi hak ettiğin neyse ona kavuşursun.